Bir Friedrich NİETZSCHE mısraları yada hayata tutunmak için hayattan koparılmış parçalar…

Soylu insan özgüvenle ve kendine karşı açık olarak yaşar; hınç insanı ise kendine karşı ne doğrudur, ne saf, ne dürüst, ne de açık. Özü şaşı bakar; ruhu saklanacak yerleri, gizli yolları ve arka kapıları sever, gizli saklı her şey sanki kendi dünyasıymış, kendi güvencesiymiş, kendi ferahlığıymış gibi kandırır onu; nasıl sessiz kalınacağını, nasıl unutulacağını, nasıl bekleneceğini, nasıl geçici olarak kendini değersiz gösterip alçakgönüllü olunacağını anlar. Böyle hınç insanlardan oluşan bir ırk, sonunda herhangi bir soylu ırktan daha kurnaz olmaya mahkumdur. Böyle bir ırk, aynı zamanda kurnazlığı çok daha bir ileri seviyeye taşıyacaktır; yani kurnazlık, soylu insanlarda kolaylıkla ince bir lüks ve zeka tadı kazanabilirken, bu ırkta varlığın en önemli koşulu olarak kalır. Çünkü burada kurnazlık, düzenleyici bilinçsiz içgüdülerin, hatta bir miktar tedbirsizliğin, belkide tehlike ya da düşman karşısında gözü pek bir kayıtsızlığın veya öteden beri soyluların birbirlerini tanımalarını sağlayan öfkede, sevgide, saygıda, minnette ve intikamda coşkulu bir delişmenliğin kusursuz işlemesinden çok daha az elzemdir. Soylu insanda hıncın kendisi bile görülecek olsa, o hınç ani bir tepkiyle kendini bitirip tüketir; bu nedenle zehirlenmez; öte yandan güçsüz ve yetersizlerde kaçınılmaz olarak ortaya çıktığı sayısız durumda, (soylularda hıncın) yerinde yeller eser.

Çok uzun süre kişinin düşmanlarını, hatalarını, hatta günahlarını ciddiye almayı başaramaması – içinde aşırı derecede oluşturma, şekillendirme, geri kazanma ve unutma gücü olanların kuvvetli eksiksiz mizaçlarının işaretidir bu. Böyle biri, başkalarını için için yiyip bitiren birçok paraziti tek bir hareketle silkip atar; gerçekten “düşmanını sevmek” yalnızca burada mümkündür, tabii bunun bir şekilde mümkün olabileceğini varsayarsak. Soylu insanın düşmanlarına karşı ne kadar da saygısı (böyle bir saygı da sevgiye giden bir köprüdür) vardır! Çünkü o, düşmanıyla arasında başkası olsun istemez, bu onun ayırt edici özelliğidir. Hor görülecek hiç bir şeyi olmayan ama saygı gösterilecek çok şeyi olandan başka düşmana tahammül edemez! Buna karşılık, “düşmanın” hınç insanı olarak onu nasıl tasavvur ettiğini gözünüzde canlandırın. Onun başarısı, onun eseri tamda buradadır: “Şeytani düşmanı”, “Şeytani olanı” tasavvur etmiştir ve aslında bu onun temel anlayışıdır: kendisi, sonradan akla gelen bir düşünce ve ikincil bir şey olarak buradan “iyi olana” evrilir.

O halde bu, temel “iyi” kavramını önceden ve kendiliğinden, kendinden yola çıkarak kuran ve ancak ondan sonra kendine göre bir “kötü” fikri oluşturan soylu insanın yaptığının tamamen karşıtıdır! Soylu kökenli bu “kötü” ile doyumsuz nefretin kazancından çıkan o “şeytani”;(ilki, bir son ürün, bir yan sonuç, tamamlayıcı bir gölge; ikincisiyse tam aksine orijinal olan, başlangıç noktası, köle ahlakı anlayışının ayırt edici edimidir) bu “kötü” ve “şeytani” sözcükleri, görünüşte “iyi” kavramının karşıtı olsalar da, aslında birbirlerinden ne kadar da farklılar. Ama söz konusu olan, aynı “iyi” kavramı değil: hıncın ahlakı anlamında, tam olarak kimin “şeytani” olduğu sorulmalı. Bütün katılığıyla yanıt şu: Diğer ahlakın “iyi insanının” ta kendisi; soylu güçlü insanın ta kendisi.*

Yani aslında herşey bizim beynimizde, daha detaylı olarak nöranlarımızda ve bu nöronları daha iyi kullanabilmemizdedir. Biz daha çok karşımızdakini tanımalı ve bu kimliği detaylıca çizmeliyiz. Daha çok düşünmeliyiz ve çabalamalıyız. Hayatı sorgulamalı ve sadece tek bir kişinin söylediğine inanmamalıyız. Daha doğrusu kritik düşünceler üretmeliyiz. Ki bu düşünce sayesinde emin adımlarla doğru yolda ilerleyelim. Herkes her düşüncesini söyler ve söylemekte özgürdür. Ama bu düşünceler tek bir açıdan bakılmamalı gerekirse röntgenini çekip kafamızda tasvir ederek onun ne olduğunu çözümlemeliyiz.

*Armstrong J. Nietzsche’den hayat dersleri sf. 102-103 sel yay. 2015

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir