Kültürel sapmalar ya da önyargılar… (bir düşüncenin anatomisi)

Tek hücreli bir amip ya da spermatosit bile başarı için çabalar, yaşamda kalma savaşı verir. Çıkarların çarpışması biyolojik bir veridir ve tek bir hücre dahi bencildir. Daha karmaşık bireylerin her biri , çıkara yönelen bir bütündür ve önüne geçilemeyen çıkar çatışmaları nedeniyle, doğal olarak başkalarına karşı sapma gösterir.

Bir fili dokunarak tanımaya çalışan üç kör insanı hayal ediniz: Filin bedenine, ayağına veya kulağına dokunan hayvanı değişik biçimde hayal edecektir. Bu seçilen örnek de, göremeyen insanları dışlayan güzel bir sapma (önyargı) örneği. Yıllardır kulak üzerine çalışmış bir evrim biyologu, bir deri tüccarı, bir kasap, ya da bir hayvan hakları savunucusu ile arkadaşlık yapan bir insan, bir fil gördüklerinde farklı hisler ve düşüncelere sahip olur. Her biri kendi ilgi alanları doğrultusunda ”deforme” ya da “forme” veya kısaca şekillenmiş oldukları için , “fil”den anladıkları farklıdır. Bizim sapma olmadan herhangi bir şeyi algılayabilmemiz de mümkün değil.

Yaşamda kalma biyolojik içgüdümüz, tüm canlılar için ortak bir temel. Buna “en uygun olanın hayatta kalması” (survival of the fittest) demiş Darwin , güzel de söylemiş: En uygun, en becerikli, cevval olanın yaşamda kalması , en kuvetlisinin değil . Bireyin her hareketi, doğal olarak, yaşamda kalma isteği (ya da çıkarları) doğrultusunda, “kendi”sine özgü. Yaşamda kalma içgüdümüzün türevleri kabaca şöyle tarif edilebilir: çoğalma isteği, karşı cinse çekim, yarış, bencillik ve korunma gereksinimi (evler, ordular, sigorta şirketleri , bankalar, hastaneler, bu gereksinimle yapılmış). Diğer taraftan, en “benmerkezci” , ”kendine yeten” ve ”bencil ” birey dahi, kendinin yetersizliğini fark edip başkalarına gereksinim duyar. Yaşamda kalmak, korunmak için birbirimize muhtacız ve de çok kuvvetli bir “sürü” içgüdümüz var. Bencilligimizle dengelenerek, tüm kültürlerimizin ve yardımseverligin temelini oluşturan bu sürü güdüsü küçümsenmemeli . Gruplar, kabileler, milletler ve dinler, yalnızlık ve aidiyet duygusundan kaynaklanarak ortaya çıktı . Bencillik güdüsü ile onun bir türevi olan sürü güdüsü, ne iyi ne de kötü fakat iyi ve kötü kavramlarını, kültür ve din anlayışlarımızı şekillendirdi.

“Kendi” ile “öteki” (veya ben/ben-değil) arasındaki ilişki de doğal olarak sapma taşır. Herhangi bir toplumda, birey uzlaşmayı ya ögrenir ya da bu konuda zorluklar yaşar. Birey, birlikte oldugu grubu kendisinin “dış yüzü” olarak tanımlar ve gruptaki “diğer”leri hakkında kısmen bilinçli bir ‘”monolog” sürdürür. Grupla etkileşim monolugu, kıskançlık, inat, tembellik, yarışma, gurur ve güvensizlik gibi olguları kapsar. ilişkiler, sürekli olumlu veya olumsuz geribildirimlerin alınmasıyla tanımlanır. Bireyin egosu ve geribildirimi yorumlama şekli çok çeşitli, öngörülemeyen etki ve tepkileri dogurur. Dünyanın sayılı işadamlarından biri şöyle demişti : “Yanınızda çalışandan sadakat bekliyorsanız, sizinle olmanın kendi başına kalmasından daha yararlı olduguna inanmalıdır”. Evlilik ya da ebeveyn-çocuk ilişkisi dahil hiçbir ilişki sonsuz degildir. Sapmalı taraflardan biri, artık bu ilişkiden hiçbir şey alamayacağını düşündüğünde, tarafların yolları ayrılır. Örüntüler belirginleşip grup içinde aidiyet duygusu ve özgüven/güven birlikteligi oluştugunda (aile , sosyal grup , parti , şirket ya da ulus) , grupla özdeşleşme yoluyla, yıllar ya da on yıllar süren dengeli bir ilişki ortaya çıkabilir; bu süre kültürler ve milletler için , yüzyılları bulabilir. Birey embriyo aşamasında ve çocukluğunda, olumsuz ve
olumlu geribildirimlerin varlığı ya da yokluğu, kazandığı deneyimler ve aldığı eğitime baglı olarak sinir hücreleri arasındaki bağları (nöron migrasyonu) kurar. Her birimiz ayrı bireyler oluruz. Her birimiz doğal olarak sapma taşırız . Yaşamımızın hikayesi , “gagalama düzeni” içindeki mücadelemizdir. Egitimle gelişen sağduyu ve ortak aklın yanı sıra iletişimle bu sapmayı en iyi şekilde kullanır ve hatta önüne geçebiliriz . Bu mücadele ve
tümümüzün farklı oldugu, dünyayı farklı gözlüklerle görebilip beraber yaşadığımız gerçeği, “her birimizin önemli (everyone counts)” oluşunu tanımlar. Tüm canlı varlıklar gibi insanlar, dogaları ile kısıtlanmışlardır. Evrim (örneğin, gözümüzdeki kör nokta) , çevremize “sapmalı” ya da “mükemmel olmayan” şekilde bakmamızı sağlar. Dünyayı çıkarlarımız doğrultusunda algılarız. Tek bir insan , çaresizliğini algılar ve dünyaya adım attığından itibaren yaşamak için başka insanlara sarılır.

Bu farkındalık -bencilligimiz, sapmalarımız ve doğal olarak mükemmellikten uzak oluşumuz- iletişim ve farklılaşma gereksinimini getirdi. Mükemmeliyete dogru sonu olmayan ugraş, uzun yaşam ve güç, bunun parçalarını oluşturmakta. Türümüzün diğer üyelerine duyduğumuz ortak gereksinimimiz tüm insanların paylaştığı bir “sağduyu ve ortak akıl” yarattı . Kendimizi tanımlamak için yeni bir yöntem (ya da dilerseniz, yeni bir paradigma) olarak temel sapmalarımızı tanımlamaya giriştigimizde, İngilizce “bias=sapma” kelimesi meyletme, kayırma, sevmeme, önyargı gibi , kelimelerin en az “saptığı” bir kavram olarak görünmektedir. Bu nedenle, lütfen bu kelimeyi (sapma) tümümüzde var olan temel biyolojik deviasyon ve hem kendimize hem de dünyamıza adil olarak toplu bakabilmede yeteneksizlik olarak, kabul edelim. Lütfen, tek başına elde edemeyeceğimiz “sağduyu ve ortak aklı”, bilgeliğin karşıtı olarak alalım ve evreni bu bakış açısından anlamaya çalışalım . Sapmalarımızı tanımak ve kabul etmek. hepimizin geliştirmiş oldugumuz aşırı gururun -kendimizi dünyanın hakimi sanmak, gerek bireysel, gerekse kültürel başarılarımızı övmek ve abartmak gibi- karşıtıdır. Tümümüz, tek tek ya da bütün olarak, aptal , inatçı, tembel, yavaş ve sapmalı bir türüz ve bu şatafatsız ve gerçekçi başlama noktası, tek başına bile kendiliğinden, sorunlarımızın çoğunluğunu çözüme ulaştırabilir. Yaşamımızı sürdürmek için başkalarına gereksinim duyarız. Aynı zamanda, “sapma”yı da sadece olumsuz görmekten vazgeçmeliyiz: Gerçekte , doğal bir olgu…

Kültürel sapmalar ya da önyargılar, beynimizde, fikirlerin çeşitli yönlerde uçuşmasını engelleyen temel noktalardır. Sapma olmaksızın, gruplar etkin olarak yarışamaz ve medeniyetler gelişemezler. Sapmalar, hem kişisel, hem de grup bazında, düşünme biçimimizi ve dolayısıyla etkinliklerimizi yönlendirir. Kültürel sapmayı bencillik ve tek taraflılık olarak ifade eden önyargı kelimesi bir anlamda, bir “varsayım- hipotez-teori ” gibidir; eğitimimiz ve kültürel çevremiz doğrultusunda bir öngörü, bir tahmin; basitçe, bireyin kendi deneyimlerinin bir bileşkesidir.

Bağışıklık bilimi çerçevesinde, “kendi”nin “kendi dışındaki ” ile ayırt edilmesini gördük. Bu, hücresel ve sosyal düzeylerde de gerçekleşir. Bir kişi ya da “birey” söz konusu olduğunda, derhal bu birey “kendi”ni doğal olarak diğerlerinden, “öteki”lerden ayırt edecektir. Bireyler olarak, sürekli biçimde, “kendi” ve “öteki” olarak davranırız. Başkalarını , bize ne biçimde (öğrenme, iş, eğlence, seks veya bağlantılar) yararlı olabilecekleri konularında değerlendiririz.

Eğer diğerlerini, “tehlikesiz ve yararlı” olarak görürsek, onları “kendi”mizden gibi algılarız. Bu, her tür grup ve hatta milletler arasında geçerlidir. Her birimiz, hem bilinçli hem de ufacık da olsa kemikleşmiş halde (bilinçsiz, tarihsel) sapmalara sahibiz. “Kemikleşmiş veya kabuk bağlamış” sapmalar politik ya da dini sistemlerle bütünleştiklerinde tahrip edici olabilirler. Sapmalar aynı zamanda, evrim olgusunda görüldüğü gibi , “hayat kurtarıcı” da olabilirler; başka türden “korku” duyan türler, hayatta kalabilir ve de korkusuzlar kolay yem olurlar (özellikle insanlara).

Bir gruba bağlı olma isteği, her kişiliğin temel içgüdüsü ve doğal parçasıdır. “Persona ” kelimesi , Latince “maske” demektir; diğer bir deyişle , bir grup içinde olduğumuzda “maske”ler takarız . Korunma, özsaygı ve sosyal etkileşimler için gruba gereksinimimiz var. Ancak, grup içinde de kendimizi savunmamız gerekir. Bu maske, ne kadar bilinçli ya da bilinçaltında olsun, bireyselliğimizi oluşturur; isterseniz, buna “altıncı his” de diyebilirsiniz . Her zaman bilinçli olarak maske takmayız, ancak, aslında, bencillik donanımızdadır. Sapmalar ve gagalama düzeni gibi otomatik biyolojik akışları anlamak ve hem kendimiz hem de dünyamız için sorumluluk almak zorundayız. Hiçbir yabancı tür bizim için bunu yapmayacaktır. Bugüne kadar geliştirdiğimiz kültürel düşünce sistemleri bizim tembelliğimizin ve kendimizi dev aynasında görmemizin eseridir. Bizim geleceğimizi şekillendiren bir ilahi güce inanmamıza yol açmıştır. Bu sapma bizi olumlu bakışa yöneltmiş (ilahi bir kuvvet bunu halledecekse , neden endişe edelim, gibi) ve bize umut vermiştir. Bu umut da yanlış bir özgüvenle çevremizi harap etme cesaretini sağlamıştır. Umut ile kaderi , umutsuzluk ile çalışmayı ve düşünmeyi eşdeğer tutmak, sorunlarımızla baş etme anlamında bir başka anlamlı bir yaklaşım … Herkes, ;’ kendi çıkarı” temelinde, kendi çıkarını grubunun toplu çıkarı ile eşdeğer tutma davranışı içinde.

Giderek daha fazla insan anlamakta ki , toplu çıkar, bir milletin , bir düşünce sisteminin ya da coğrafyanın hedefi olmamalı, bütün dünyaya uygulanabilmelidir. Her birey önemlidir.

Hangi ırk ya da kültürden olursa olsun , iki erkek ya da iki kadın konuşmaya başladıklarında konu genelde “kadınlar” veya “erkekler”e gelir, iki cinsiyeti , iki farklı “millet” gibi , ya da “kendi” ve “öteki ” gibi görerek.

İşte bir başka örnek: Bir erkek, top oyunlarını ya da televizyonu zaman kaybı ya da “kitlelerin afyonu” olarak (Kari Marx’ın düşündügü gibi) görüyor; bu bir önyargıdır. Fakat bu önyargı, bu kişiye, briç oynamak, internette dolaşmak ve hatta çalışmak gibi başka şeyler yapabilmesi için zaman verir. Bu kişi, diğerlerini, spor ya da TV bağımlıları olarak, diğerleri de onu, elitist , işkolik ya da bilgisayar bağımlısı olarak damgalar. ilginç ve eğlendirici olan yan, her iki “taraf” esasen aynı kurguyu izler ve briç bağımlılarının çoğu aynı zamanda futbol bağımlılarıdır. Şu tipik ayrımla uğraşıyoruz: kendimiz (iyiyiz, standartız ve diğerlerini buna göre değerlendirmeliyiz) ve ötekiler (kötüler, taşıdıkları özelliklere ne biz, ne de başkaları sahip olmalı) . Genelde, yüz yüze sohbet yaptığımız kişiler “kendi”mizin uzantılarıdır ve “biz” olarak sınıflandırılır. Diğerleri “öteki “lerin uzantılarıdır ve “onlar”dır. Elbette, iki kişi bir üçüncü hakkında konuşuyorsa, diger kişi için bir “öteki” yargısı söz konusu oluverir. Diğerleri için hiçbir olumsuz şey söylemiyorsanız, arkadaşınız sizin yaratıcılığınızdan şüphe edebilir. Belirli bir açıklık düzeyi, sıcak bir yaklaşım, güven işareti ve olumlu olarak algılanır.

Bizler, evrimin biyolojik ürünleriyiz. Kültür ki. değerlendirmede üst-düzey bir yere koymamız doğaldır (zira övünmekten hoşlanırız) bizim önyargılarımızın bir sonucudur (deneyim) . Değişik kültürler yoktur; aslında sadece bir insan kültürü vardır ki bu da zaman içinde değişir. Sürü güdüsü, kuşlar sürüler halinde göç ederlerken gözlemlenebilir. Televizyonda, penguenlerin yürüyüşlerini seyrederiz -uçamayan, ancak yüzebilen ve yürüyebilen kuşlar … Onları , smokin-benzeri tüyle kaplı gövdeleriyle iki ayak üzerinde yürüdüklerinden “bize daha yakın” olarak algılarız . Kuşlarla olan bir ortak paydamız gagalama içgüdüsü ve asil ya da daha düşük dereceden (sefil) gagalar. İyi anlaşıldığında, bunun bizim günlük yaşantımızdaki sosyal tesiri açıkça görebiliriz. Evrimsel skalada bize daha yakın olan, genelde gruplar halinde ava çıkan memelilerdir. Biz de gruplar halinde “avlanırız”; aile olarak, politik partiler ya da düşünce sistemleri olarak. Tüm kültürlerde gördüğümüz göç etme güdüsü başta da belirtilmişti. Dolaşma ihtiyacı, dışarı çıkma, hava alma, turizm ve modern insanın hafta sonu seyahatleri ve sonunda “ucuza avlanan” bir hatırayı eve götürme.

Her insan, bir dizi sinir hücresi bağlantılarıyla tanımlanmaktadır: bir dizi deneyim, kültür ve eğitim sonucu oluşan sinapslar. Her okuyucu, kendi “sapmalı” nöron ağına uygun olanı anlayacaktır -bir diğer ”yolcunun” kitabındaki “sapmalı” düşünceleri okurken.

Kelimenin “ırksal” anlamında bir “millet” yoktur; sadece çıkarları ortak olan sürüler vardır, çünkü biyolojinin karışma eğilimi mevcuttur. Kendilerini yaşamlarını sürdürebilmek için günlük işlerden bağımsızlaştırabilecek düzeyde yeterli para kazanmış ve güvenli konuma gelmiş iyi eğitimli, başarılı insanların uzun yaşamları da gelecek için bir umuttur. Uzun yaşam, günlük itiş kakış ve yarıştan uzaklaşarak ortak fayda adına bir şeyler yapmamıza olanak verir. Geçmişte olmadığı kadar her yaştan çok sayıda insan , hayatta istediklerine eriştikten sonra ve kendilerinin dışına çıkarak dünyayı düşünebilecek konumda.

Tüm insanlığın mirasını tanımlayabilecek ve herkesin gereksinimlerine yanıt verecek “tek bir kültür” yoktur; zira kültürler, biyolojik gelişmelerin, coğrafi konumların sonuçlarıdır. Kültürel en düşük ortak paydayı bulup tanımlayarak üzerinde anlaşmaya gereksinim var. Birbirlerini “Kendi” ve “öteki ” biçiminde tanımlamalarına rağmen, “kültürler” arasındaki farklılıklar insan gelişiminin zenginliği ve mirasıdır. Bu kitapta daha önce belirtildiği gibi, her bitki ya da hayvan, spesifik bir sosyal sorun ya da tıbbi tedavi için çok önemli olabilir. Birbirimize mümkün olduğunca katlanmamız gerekiyor.

İnsanoğlunun evrimini düşünecek olursak, fikirlerin dağılımı ve seyahat olanakları , son yüzyılda oldukça kısa bir sürede artış gösterdi . Tolerans geliştirmenin en başarılı yolu, nüfusu dondurmaktır, doğa ile denge sağlamaya çalışmaktır, yeni nüfus hacimleri ve eğitime yatırım ile bu denge için sürekli olarak yeni tanımlamalar aramaktır.*

Çok yakında severek okuduğum kitaptan bir alıntı. Ve belkide kitabın en sevdiğim pasajları. Sizlerle paylaşmaktan keyif duyacağımı hissederekten böyle bir yazı sundum saygılar sevgiler…

*T. Mahmut Önyargılar Güzeldir. sf 197-205. Aşina kitaplar. 2007.

#düşünce #anatomisi #yaşam #önyargı #saplantı #mekanizma #evrim #kültür #kitap

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir