Antigone Örneğinde Trajik/Melankolik Kişiliğin Ortaya Çıkışı…

Melankoli, özellikle toplumsal huzursuzluklann arttığı dönemlerde yaşanan güvensizlik ortamlarında sıklıkla sözü edilmeye başlanan bir yaşam tarzı, bir ruhsal durum, bir kişilik tipidir. İçinde bulunduğu ortamla, diğer insanlar ve kunımlarla pek anlaşamayan, özcesi toplumsallaşılmayan melankolik kişiliklerin ilk örneklerinin ozanca betimlenişi Homeros destanlanna kadar
uzanır, örneğin, Sisyphos’un torunu, Bellerophontes, olasılıkla yazılı tarihin tespit edebildiği ilk melankolik kişiliktir. Ayrıca, Troya savaşlannın ünlü komutanlarından Aias, sonu intiharla
biten hezeyanlı (paranoid) melankolinin gene ilk örneklerinden biri olarak bilinir. Agamemnon, kimi zaman coşup köpüren, ortalığı kasıp kavuran, kimi zaman da hüzünlenip köşesine çekilen, kendisine yöneltilen en ağır eleştirileri bile ses çıkarmadan dinleyen, duygulanım (affektion) dalgalanmaları sergiler.

Homeros destanlarında anlatılan melankolik kişilikler, Sophokles’in, Euripides’in trajedilerinde de aynca işlenmişlerdir. Melankoli üzerine ilk kapsamlı tıbbi araştırmaları günümüzden iki bin dört yüz yıl kadar önce, Antikçağ, Kos Adası Tıp Okulu’ndan, Hippokrat yapmıştır. Bu ruhsal duruma, melankoli adı, gene ilk kez Hippokrat tarafından -olasılıkla Aristophones ve Sophokles’in yapıtlarından esinlenerek- konmuştur. Theophrast/Aristoteles’in yazdıklan “Problemata Physica”nın XXX. kitabının başındaki “Melankoli” bölümü, felsefe
ve sanat tarihinde bir dönüm noktası oluşturmuştur. Melankolinin ve melankolik kişiliklerin olumlandığı bu “çağ açan” çalışmanın daha ilk cümlesinde, “Neden, ister felsefede ya da politikada ister şiir ya da sanatta olsun olağanüstü kişiliklerin hepsi melankoliktir?” diye yazılmış. Bu Ünlü betimleme, melankoliyi iki bin üç yüz yıldır, çeşitli disiplinler arasında süren tartışmaların odak noktası konumuna getirmiştir.

Theophrast/Aristoteles’in son kerte olumlu betimlemelerinden sonra, pek çok filozof, sanatkâr, aydın, yeteneklerini
kanıtlamak için, abartmalı melankolik görünümler takınmışlar; hatta giderek melankoli, yeteneğin önkoşulu gibi görünmeye başlamıştır. Bu durumları irdniyle izleyen Cicero, “Hiçbir melankolik yanım olmadığına göre, önemli biri sayılmamın olanağt yok” demekten kendini alamamıştır…Ortaçağ boyunca, melankoliye -ve melankoliklere- çok kez olumsuz gözle bakılmış. Antikçağın, Aristoteles’in ve hatta Galenus’un savları yadsınmış. Melankoli, “toplum düşmanlığı, dinden ayrılış ve tanrıya başkaldtnş” olarak değerlendirilmiş ölümcül yedi büyük günahtan biri olarak görülmüştür. Aydınlanma Çağı’nda, ortaçağın “günah” anlayışı yadsınmış. Fakat, melankolikler bu kez de, aklın gücüne ve büyüklüğüne güvenmeyen, “akılsız deliler” olarak tanımlanıp, yığınsal olarak tutuklanmışlar ve kliniklere kapatılmışlardır… Modernizm (rasyonalizmin irrasyonalleşme sürecine uygun olarak), melankoli ve şizofren tanısı konan insanlara karşı, giderek artan bir sertleşme içine girmiş… Örneğin, Nazi Almanyası’nda, melankolikler ve şizofrenler toplama kamplarına gönderilmişler, öldürülmüşlerdir. Melankolikler (depresyonlar), günümüzün post-modem koşullarında, biyokimyanın, moleküler biyolojinin ve farmakolojinin emin ellerine bırakılmışlardır.*

* Teber S. Melankoli “normal bir anomali”. say yay. 2009

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir