Stiegler Düşüncesinde Birlikte Yaşamın Krizi: Distopya, Robotlar ve Farmakolojik Teknoloji

İçinde bulunduğumuz zamansallık bir post-izm çağı, geleneksel felsefi temellendirmelerin, toplumsal ve politik olana dair modern tanımların, dolayısıyla birlikte yaşamın krizine işaret eder. Bu krizin neden olduğu distopik ruh hali, ilkin geleneksel Batı felsefesinin temelindeki sarsılmadan kaynaklanır. Özellikle modern Batı felsefesinin zeminini oluşturan teleolojik ilerleme fikrinin artık geçerliliğini kaybetmesi, çağın itkisini yansıtan felsefi hakikatlerin sorgulanmaya başlaması ile hakikat rejimlerinin bağlayıcılığının çözülmesi geleceğe yönelik ütopik tasavvurların aşınmasına neden olur. Birlikte yaşam arzusu modern tahayyüle göre, toplumun metafizik bir hakikat ve ilke etrafında bir araya getirilmesi (din, millet veya ideoloji kavramlarının bir aidiyet bağı inşa etmesi gibi) ve geleceğe yönelik bir yere ulaşma beklentisiyle kurulur. Fakat bugün bu metafizik ilke ve hakikatlerin bağlayıcılığını yitirmesiyle birlikte, modern felsefenin öne çıktığı dünya tahayyüllerinde -modern kimlik, ideoloji ve ütopya anlayışlarında- bir çöküş yaşanıyor. Bugün modernitenin üzerinde inşa olduğu zeminler -kendi/öteki karşıtlığından hareket eden bir kimliklenme pratiği, ilerlemeye dair inancın itkisiyle bir ideal rejimde tamamlanmayı arzulayan bir ütopya fikri, kurucu özne olarak cogito tarifi, bir zıtlıklar hiyerarşisi (iyi-kötü, adil-adil olmayan vb.) tarafınca belirlenen, aşkın öz anlayışı- sarsılmaya başladı. Yaşadığımız zamansallık, modernite ütopyasının bir krizi olarak, artık ideolojilerin bireyler üzerinde duygulanım (affection) yaratamadığı (çünkü modern anlamda ideolojilerin itki sağlayan gücünde de bir çöküş mevcuttur) varılacak yer anlamında bir ütopyaya inancın kalmadığı, bireyleşme ve kimliklenme pratiklerinin değiştiği bir çağı, “distopik” bir çağı imler.

Distopyanın günümüzde “zamaların ruhu” olarak ortaya çıkışını açıklamakta, “son 100 yılın başarısız deneyimleri. teknolojinin militarist uygulamaları ve devrimlerin – özellikle de komünist devrimin başarısızlığı,” 1. dünya savaşları gibi sebepler yeterli olur mu? Vattimo, bu sebepleri ile her birinin haklılık payını göz önünde bulundurarak, temel meselenin Adorno, Horkheimer ve Nietzsche gibi düşünürlerin kavramsallaştırdığı üzere, modern aklın eleştirisi ve geleneksel Batı felsefesinin krizi olduğunu söyler. Teknolojiye, bilime, ilerlemeye ve modern akla duyulan güvenin sarsılmasıdır aslında distopik bir çağı başlatan. Ütopya’nın insan aklının ilerleme itkisiyle birlikte, var olan topos’tan daha iyi bir gelecek inşa etmeye muktedir olduğu iddiası, günümüzde teknolojinin ve bilimin farmakolojik olarak zehir yüzünün ortaya çıkmasıyla birlikte geçerliliğini yitirmiştir. İlerleme fikri, ütopyada bir hakikatin vuku bulması olarak bir ilkenin gerçekliğe kavuşması olarak tamamlanacak bir yere işaret eder; bu yönüyle de teleolojik bir arzudur. Metafizik bir hakikatin (örneğin adaletin veya iyi yaşamın) ‘tamamlanarak’ gerçekleştiği bir gelecek fikrine dayanan teleolojik arzu olarak ütopya fikri, modern tahayyülde toplumsallığın temel zeminlerinden birini oluşturur. Oysa bugün, endüstriyel devrimin, ilerleme fikrinin, kapitalizmin gelip dayandığı nokta, bir ütopyanın gerçekleşmesinden ziyade, bir distopyanın başlangıcını andırmaktadır.

Modern Aydınlanma felsefesinin ve ilerleme düşüncesinin tamamlanarak kuracağını iddia ettiği iyi bir gelecek ütopyasının bugün vardığı yer, hem geleneksel felsefe bağlamında ütopya fikrinin hem de etik-politik bağlamda toplumsallığın, birlikte yaşamın krizidir. Günümüz zamansallığının ruh hali olarak ‘distopya’yı açığa çıkaran iki farklı bağlam vardır: İlki geleneksel Batı felsefesinin geleceğini iddia ettiği iyi gelecek (sözgelimi sanayileşmiş, rasyonel, ilerlemiş toplumun mükemmel ve iyi yaşam’ı kuracağı iddiası) ve ütopya fikrinin krize girmesi, ikincisi ise dijital kapitalizmin birlikte yaşam arzusunu ve libidinal enerjiyi kısadevreye uğratarak ürettiği genel proleterleşmenin kaçınılmaz olarak geleceğe yönelik umutsuzluğa yol açmasıdır. Genel proleterleşme, zihnin (noetic fonksiyonların – sezgi, akıl, kavrayış) ve ruhun hiper-endüstriyel çağın getirdiği dijitalleşme ve otomatizasyon tarafından sömürülmesi ve çöküşe uğraması anlamındadır. Sözgelimi “tüm bireysel tekillikleri bireysel özelliklere dönüştüren”3 hesaba dayalı kapitalizm mantığı, paylaşılan anlamın yok olmasına neden olur. Bu bağlamda hesap edilebilir olmayan her şey değersizleşir ve sonu toptan bir nihilizmdir.

Sayılara, “hesaplamaya ve yararlılık ölçütüne uymayan her şeyin” sözgelimi anlamın, varoluşun, ihtimamın, sorumluluğun dışlandığı Aydınlanma felsefesinin ‘tamamlanması’, yıkımı da beraberinde getirmiştir. Hiper-endüstriyel kapitalizmin bireyi ve toplum yalnızca tüketim birimi olarak gören, istatistiksel olarak incelenebilir hale getiren hesaplayıcı mantığı, insan yaşamını varoluş kaygısından yalnızca hayatını devam ettirebilme kaygısına indirger. Yaşamı, inancı, güveni hesaplamaya indirgeyen hiper-endüstriyel kapitalizm, aslında kendi zeminini sarsmaktadır: Çünkü kapital izm, üzerine inşa olduğu libidinal enerjiyi tüketmektedir artık. Kapitalizmin ‘kısa vadecilik’ anlayışı, libidinal enerjinin yalnızca aşın-tüketime kanalize edilmesine, nihayetinde arzunun kaybına neden olur. Arzunun yalnızca meta tüketimi için araçsallaştırılması, bağımlılığa (tüketim bağımlılığı, bilgisayar oyunu bağımlılığı, sosyal medya bağımlılığı vs.) bireyleşmenin kaybına (çünkü psişik bireyleşme ancak arzuyla mümkündür) ve depresyona neden olur. Libidinal enerjinin geri çekilişinin yarattığı depresyon, bireyin dünyayla olan bağının kopması ve libidinal bağın yönsüzlüğe itilmesiyle sonuçlanır. Bu genelleşmiş depresyon halinin yarattığı distopik toplum, ‘kontrol edilemeyen toplum’dur (Stiegler): bireyin yaşama motivasyonunu kaybettiği, süperegonun ve yüceltmenin çözüldüğü, arzu değil güdüyle hareketin gerçekleştiği, hayatın anlamsızlaştığı, yıkıcı eylemlerin ve terör politikalarının gerçekleştiği, birlikte yaşama arzusunun olmadığı bir ‘çöküş’ ve kayıtsızlık toplumu. Bu çöküşün tahrip etliği en önemli şey, ‘umut’tur. Kronik depresyon hali, depresyondan çıkmak için bir neden olmadığında benliği tüketir. Geleceğe dair umudu olmayanlar, eyleyebilme, harekete geçebilme, üretme arzusundan ve enerjisinden yoksundur. Bu genelleşmiş umutsuzluk hissi, hiper-endüstriyel toplumu bir distopya toplumuna dönüştürür.

Teknolojik gelişmeyi ‘ insanlığın özünün’ yozlaştığı gerekçesiyle reddeden apokaliptik yaklaşım, Hiperbolik yaklaşımın teknolojik ütopyasının insanlığın distopyasıyla sonuçlanacağını iddia eder. Bu görüşün altında yatan temel iddia, ‘saf insan doğasının’ teknolojik müdahalelerle bozulmaması gerekliliğidir. Sözgelimi Fukuyama’ya göre insanlığın bilişsel ve duygusal kapasiteleri ortak bir genetik mirasın ürünüdür; dolayısıyla bu genetik mirasa dışarıdan yapılacak bir müdahale insanlığın doğasını bozmak anlamına gelir.

Oysa ‘insan, teknik bir varlıktır’. İnsanın beyin kapasitesi geliştiği için teknik aletleri kullanmaya başlamamıştır, tersine insan tekniği kullandığı için beyin kapasitesi gelişmiştir. İnsanın teknik ve teknolojiyle ilişkisi bir içerisi/dışarısı ikiliğinde olmaktan çok, bir ilişkisellik ve karşılıklılıktır: İnsan teknik araçlar aracılığıyla kendini yeniden inşa eder ve teknik insanın kendi içe bakışını, kendi ontolojik konumunu etkiler. Öyleyse apokal iptik görüşün savunduğu ‘saf insan doğası’ bir yanılsamadan ibaret olabilir ancak.

Teknik ve insanın ontolojik ilişkisinin birbirine bağlılığını, yani insan ve tekniğin bir aradalığını ve birbiriyle etkileşimini göz önünde bulundurduğumuzda, teknolojik geleceğin ne bir ütopya ne de bir distopya olduğunu söyleyebiliriz. Teknoloji bir farmakon’ dur: Hem deva hem de zehirdir. “Ya uzun dolayımlar devreler yaratır, yani bireyleşmeyi pekiştirerek libidlnal enerji biriktirir ve bireye bireyleşmesini sonsuza yayan arzu nesneleri verir … Ya da kısadevrelere neden olur” yani bireyleşmenin kaybına ve libidinal enerjinin tükenmesine neden olur. Örneğin yazı, Antik Yunan’da hem bilginin kamusallaşmasını sağlayarak rasyonel bilgi formunu üretir (fiırmakon’un terapatik yönü) hem de bilginin kayıt edilmesini mümkün kıldığı için hafızanın zayıflamasına yol açar (farmakon’un zehir yönü). Stiegler’e göre her dönemin teknik ve teknolojik keşfi, bir farmakon olarak toplumsal sistemle uyumluluk gösterdiği zaman psişik ve kolektif bireyleşmeyle teknik bireyleşmenin bir aradalığına imkan verdiği ölçüde devadır (örneğin 19. yüzyıldaki buharlı makine ve ardından gelen endüstrileşmeyle toplumsal ‘ilerleme’/modernizasyon fikri arasında bir uygunluk söz konusuydu) fakat teknolojik gelişme toplumsal sistemle bağ kuramadığı zaman ise zehirdir. Bugün, bize distopik bir toplumda yaşadığımızı hissettiren ise tam da farmakon’un yalnızca zehir yönüne tanıklık ediyor oluşumuzdur. Dijitalleşme,psişik ve kolektif bireyleşmenin yaratılacağı iyileştirici bir yol bulamazsa, geleceğe dair tasavvurumuzun distopyadan başka bir hali olamaz. Bu noktada, farmakon’un deva yönünü bulmanın, bu çağın bize yüklediği sorumluluk olduğunu düşünüyorum, eğer ki terör politikalarından, genelleşmiş kayıtsızlıktan, irrasyonel edimlerden ve var oluşumuza dair ilişki yoksunluğundan çıkmak istiyorsak. Burada kastettiğim, distopik bir gelecek tahayyülünü teknolojinin getirileriyle bir ütopyaya çevirme kaygısı değil; tam tersine, ütopyanın modern bir kurgu olarak çağımızın ruhunu yansıtmadığının altını çizerek, distopyanın eleştirel tavrına kulak vererek bir iyileştirici yol bulma umudu. Bu noktada Stiegler, günümüz dijitalleşmesinin aynı zamanda ‘katılımcı ekonomiye’ imkan sağlayabileceğini düşünüyor: İnternet aynı zamanda ,rhizomatik bir ağ şeklinde olduğundan, açık kaynak kodlu yazılımlarda olduğu gibi merkeziyetsiz bir yapı inşa etmemize de olanak sağlayabilir. Bugün bile toplumsal kurumlarda dijitalleşmenin sağladığı kolay erişim, o kurumun örgütlenme şeklinde de bir değişime neden oluyor; hesap verebilirlik ve şeffaflığın artması gibi. İleride kolay erişebilirlik dijital bir demokrasiye olanak sağlayabilir: Temsiliyet ihtiyacı kalmadan doğrudan demokrasi deneyimlenebilir, her yasa tasarısı elimizin altındaki cihazlarla güvenli bir şekilde oylanabilir. Böylece her bir birey, birlikte yaşamın sorumluluğunu üstlenip, politika üretimi konusunda edilgen konumdan kendini sıyırabilir. Bununla birlikte bireyler majör ekonomik sistemlerde de yarıklar oluşturabilme imkanına sahip olabilir, tıpkı bankaların büyük kesintilerle para göndermesine karşı tamamen sanal olarak üretilen ve dolayısıyla meblağ farkına bağlı olmaksızın dünyanın her yanına aktarımı yalnızca dakikalar alan sanal para Bitcoin’in ortaya çıkışında olduğu gibi. Yapay zeka ve robot teknolojilerinin ‘angarya’ işleri halletmesiyle insanın elinde kalan sınırsız boş zamanı nasıl değerlendirebileceği konusu da farmakon’un psişik bireyleşmeyi sağlayan terapatik yanının icadı adına düşünülebilir. Bu sonsuz boş zaman, yüceltme olmaksızın çok yıkıcı bir krize dönüşme ihtimalini barındırsa da Antik Yunan’daki otium bağlamında olduğu gibi kolektif bireyleşmeyi inşa eden ve birlikte yaşam üzerine temaşa edildiği bir agora ortamı oluşturma potansiyelini de taşır. Bununla birlikte yapay zeka ve robot teknolojileri, insanın ontolojik konumuna dair bir yarık açtığı için, insanın varlıkla ve dünyayla ilişkisinin yeniden ele alınabileceği bir felsefi tartışma alanı da açabilir. Sözgelimi teknolojinin hızı, her an içinde bulunduğumuz enformasyon yüklemesi ‘durupdüşünme’yi imkansız kılıyor. Fakat içinde bulunduğumuz kriz, ‘bilinç, anlam, varlık, insan ve dünya içinde olma’ gibi temel felsefi meseleleri düşünmemizi kaçınılmaz kılıyor. Bu noktada, boş zaman ‘durup düşünme’ imkanı sağlayabilir ve bu düşünme ihtiyacı kendini teknolojik gelişmelerle zorunlu kılıyor: Örneğin yapay zekaya sahip bir robot suç işlemesi halinde cezai sorumluluk robotun mudur, yoksa üreticisinin mi? Veya robotlar birer mülkiyet olarak mı yoksa birey olarak mı düşünülmeli?

Teknoloji, insanın ve yaşamın geleneksel bağlamını değiştiriyor: Yaşam, biyolojik değil sentetik de olabilir mi? Ve bu değişim, yaşamın, insanın, varlığın, dünyanın antroposentrik olmayan bir bakış açısıyla yeniden ele alınabileceği post-hümanist bir yaşam perspektifini de beraberinde getirebilir. İçinde bulunduğumuz kriz, yeni bir politik olan ve dolayısıyla yeni bir birlikte yaşam şekline imkan sağlayabilir. Öyleyse bu kriz, bir farmakon olarak, aynı zamanda geleceğe yönelik umutsuzluğu kıran bir ortak duygulanım ve kolektif bireyleşmeyi de inşa edebilmeye muktedirdir.*

*Tanyeri E. Cogito derg. sayı:90 2018

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir