İnanmak sadece inananlara mahsustur…

İnanma insana özgü temel varoluş koşullarından birisidir ve bilmeyle karşılaştırıldığında bir fazlalık taşır: bilme, varolanın özelliklerini olduğu gibi, inanma ise hem olduğu gibi hem de olmadığı gibi edinmeye yönelmedir. İnanma olgusu (fenomeni) bu fazlalığıyla paradoksaldır ama ‘apaçık’tır da: günlük ilişkilerin geniş zemininde dolayımlı düşünüm gerektirmez.

Apaçıklık iki anlam barındırır. Birincisi, dolaysız kavrayıştır; olanın öyle olduğunu anlamak için düşünce bağıntıları kurmak, çıkarımlarda bulunmak gerekmez. Fakat bu durum, bir nesnenin bağıntısız varolabileceği anlamına gelmez. Hiçbir nesne ve hiçbir kuvvet kendi başına varolmaz. Bir nesneyi bağıntılarından soyutlayıp incelemek, yalnızca bilgisini edinmek, kavramını oluşturmak için yapılabilir. Bağıntılar görülür ve çıkarımlar sonradan gelir, çözümleme başlar. ikinci anlam, olgunun daha fazla öğelere ayrıştırılamamasıdır; kendi başına temel birim olmasıdır; klasik terimbilgisinde basit kavramı ile dile getirilmiştir. Fakat bu ikinci anlama bir anlam daha katılmış ve eşlik etmiştir: temel birim tözseldir, dayanağı kendisidir. Bu çıkarım yanlıştır; çünkü birimin ya da öğenin temel olmasından kendi başına varolduğu sonucu çıkmaz; bağıntılı olması da temel olmasıyla çelişmez. Örnek olarak. altının atom ağırlığının, bağıntılar içinde öyle olması (atoma olmak, boyutsuz olmak ve ‘ağırlığı’ olmak) temel olmasını geri çevirmez. Basit-bileşik karşıtlığı, öğelerin birbirini yadsıması değildir; basit olan, bileşikleriyle varolur. Benzer şekilde, hücre canlının en küçük yapı taşı, temel birimidir. Bu gnosiolojik saptama hücrenin yapısına dair bir şey henüz bildirmez; basit (bölünemez) olduğunu da bildirmez. Fizik ve kimya bakımından ne basit ne de karmaşık denebilir, ama bağıntılı varlığı olduğu bellidir. Gene de bu durum hücrenin biyoloji bilgisi bakımından ‘temel’ olarak anlaşılmasına engel değildir. Bilim ilerledikçe doğadaki ‘sabitler’i değişkenleriyle, temel birimleri bağıntılarıyla açıklar. En belirgin örneklerden birisi kuantum mekaniğinde ‘Planck Sabiti’ (Planck Constant) ve ışık hızıdır.

İnanmanın insana özgü olmasının apaçıklığı bir kez kavranıldığında, olgunun başka türlü olamayacağı, istisnasının bulunmadığı da kavranır. Bu kavrayış inanmanın insan varlığında apriori olduğunu gösterir. Varlıkta apriori olanın bilgide de apriori olduğu savı (aposteriori ya da olası olamayacağı) gerek ontoloji gerek gnosioloji için zorunlu önkoşuldur. Apriori bağ yalnız bilen yönünden, bilgi bakımından, kurulmaz; söz konusu varolanın öyle olması dayanağında, öncelikle varlık dayanağında kurulur. Öyleyse inanma, insan varlığının özsel apriori bir dayanağıdır. Türün hiçbir bireyi istisna oluşturmaz. İnanma insan varlığının sine quanon koşuludur. Algılama da bir önkoşuldur ve canlılarda geneldir; her canlı türün kendine özgü bir algılama yapısı olması da aprioridir. Daha önce bilinmeyen bir canlı tür keşfedildiğinde, algısının olup olmadığı sorulmaz, ne çeşit algıya sahip olduğu araştırılır.

Özebakış bir yapının onsuz-olmaz öğesini ortaya çıkarır. Bununla bir bilinç içeriğinin kurulması kastedilmiyor; varolanın bilinebilirliğinin sınırları dahilinde ortaya çıkan temel özelliklerinin kavranılışı kastediliyor. Bu nedenle, fenomenoloji felsefesinin rastlantısal özellikleri paranteze alma yoluyla öze ulaşma savı yerine ‘öz’ün biçimalışlarından söz edilecektir. Biçimalışlar bir örnekler çokluğunu karşımıza çıkarır. İnanmanın biçimleri kültürden kültüre büyük farklar gösterir. Örnekleri tek tek ve karşılaştırmalı incelemek kültür antropolojisinin işidir. Burada fenomenoloji felsefesinin diğer bir savı, tek örnekle genelliği kavramak benimsenmektedir. Kendi kültürünü anlayan bir kimse, bir Eskimo insanıyla bir Zulu insanının yaşayışlarındaki, dolayısıyla inanışlarındaki farkı, başkasının açıklamasına gerek kalmadan anlar. Bu nedenle örnek yığmak -özellikle tarihten örnek- gereksizdir.

Birincil tavır, inanmanın günlük ilişkilerdeki örgüsüne doğrudan bakmaktır. Sonraki bükümlü tavırlar (reflexion’lu: düşüncenin kendine bükülerek sorgulayıcı olması) doğrudan tavrın ötesine geçer, ayrıntıya girer ve çözümlemeyi ilerletir. Çözümleme doğrudan tavrı tersyüz etmez, onun sağladığı zemin üzerinden -ilk olgular zemini- geçerek dolayımları, bağıntıları göstermeye girişir. Bilinen terimlerle intentio recta (doğrudan yönelim) birincil, intentio obliqua (bükümlü yönelim) ikincil tavırdır. Buradaki tutum ontolojiktir; özebakış, inanmanın ontolojisine, varlık bilgisine yöneliktir. Öyleyse ilk iş, inanmanın en geniş olgu alanı olan günlük ilişkilere bakmaktır. *

*Nutku U. İnanmanın Felsefesi. Anı yay. 2012.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir