Tarihin Akışında Geçmişte Yaşananlar ve Geleceğe Bakış…

ON SEKİZİNCi YÜZYlL’a gelindiğinde kölelik, Batı siyaset felsefesinin kök metaforu haline gelmiş, iktidar ilişkilerinin kötü olan her yanını ifade etmeye başlamıştı. Onun kavramsal antitezi olan özgürlük, Aydınlanma düşünürlerince en yüksek ve evrensel siyasi değer addediliyordu. Fakat bu siyasi metaforun kök salmaya başlaması, tam da ekonomik bir pratik olarak köleliğin -yani Avrupalı olmayanların, kolonilerdeki emek gücü olarak, sistematik ve hayli gelişkin bir kapitalist köleleştirme işlemine tabi tutulmasının- niceliksel açıdan artmasına ve niteliksel açıdan yoğunlaşmasına, hatta on sekizinci yüzyılın ortalarında Batı’nın tüm ekonomi sisteminin temelini oluşturacak duruma gelip kendisiyle kökten çelişkili olan Aydınlanma değerlerinin dünyanın dört bir yanına yayılmasını paradoksal bir şekilde kolaylaştırmasına denk düşüyordu.

Düşünce ile pratik arasındaki bu bariz ayrılık, küresel kapitalizmin, merkantil biçiminden ilk sınai biçimlerinden birine dönüştüğü döneme damgasını vurmuştu. Rasyonel, “aydınlanmış” bir düşünürün bu durumu asla ve kat’a gözden kaçırmayacağı düşünülebilirdi. Ama vaziyet hiç de öyle değildi.

Kolonilerdeki milyonlarca köle emekçinin sömürülmesi, tam da özgürlüğün insanın doğal durumu ve elinden alınamayacak hakkı olduğunu iddia eden düşünürler tarafından, verili dünyanın bir parçası olarak kabul ediliyordu. Özgürlüğe dair teorik iddialar siyaset sahnesinde devrimci eyleme tercüme edildiğinde bile, perde arkasında işleyen kölelik temelli koloni ekonomisinin karanlıkta tutulması mümkündü.

Bu paradoksun o zaman yaşayanların mantıksal bilincini görünüşe göre rahatsız etmemiş olması şaşırtıcıysa da, olguların tamamen bilincinde olan günümüz yazarlarının Batı tarihlerini hala insan özgürlüğüne dair tutarlı aniatılar olarak inşa edebiliyor olmaları belki daha da şaşırtıcıdır. Bunun ille de kasti bir şey olması gerekmez. Ulusal tarihler başlı başına tarihler olarak tasavvur edildiğinde ya da tarihin ayrı veçheleri yalıtılmış disiplinler içinde ele alındığında, bu anlatıyla bağdaşmayan olgular alakasız diye yaftalanarak bir kenara itilir. Bilgi ne kadar uzmanlaşırsa, araştırmanın düzeyi ne kadar yükselirse, uzmanlık geleneğinin tarihi ne kadar uzun ve geleneğin kendisi ne kadar saygıdeğer olursa, bağdaşmayı bozan olguları görmezden gelmek o kadar kolay olur. Uzmaniaşmanın ve yalıtılmanın Afro-Amerikan Araştırmaları gibi yeni disiplinler veya tam da bu derde deva olsun diye kurulan Diaspora Araştırmaları için de tehlike arz ettiğini belirtmek gerekir. Disiplinlerin sınırları, karşı kanıtların başka birinin hikayesinin parçaları olarak kalmasına meydan verir. Ne de olsa bir akademisyenin her konuda uzman olması beklenemez. Bunun anlaşılmayacak bir tarafı yok. Ama bu tür argümanlar, sıkıntı verici bir hakikatten; bazı olguların, akademik bilince yeterince derinden nüfuz edebildikleri takdirde, hem o saygıdeğer anlatılan hem de onları (yeniden) üreten yerleşik akademik disiplinleri tehdit ettikleri gibi bir hakikatten kaçmanın bir yoludur. Örneğin, üniversitede “Hegel ve Haiti” gibi tikel bir araştırma grubunun barınabileceği bir yer yoktur. Burada dert ettiğim mesele de bu ve ona ulaşmak için dolambaçlı bir yol izleyeceğim. Bunu mazur görürseniz sevinirim, zira bu bariz dolambaç argümanın ta kendisi.

Özgürlük söylemi ile kölelik pratiği arasındaki paradoks, modern küresel ekonominin başlarında batılı ulusların birbiri ardına yükselişine damgasını vurmuştur. Ele alınabilecek en erken tarihli örnek Felemenklerdir. On altıncı yüzyılın ortalarından on yedinci yüzyılın ortalarına kadar uzanan “Altın Çağ”ları (temel bir bileşeni olarak kölelik ticareti de dahil olmak üzere) küresel merkantil ticarete hakim olmaları sayesinde mümkün olmuştur. Fakat Felemenk kültürünün en iyi modern tarihçilerinden biri olan Simon Schama’nın 1987’de yayımlandığından beri kültür tarihi alanında bir model haline gelen o muazzam Altın Çağ betimlemesine kulak verecek olursak, kötü bir sürprizle karşılaşırız. Schama’nın yeni Felemenk Cumhuriyeti’nin kendi ulusal kültürünü geliştirirken nasıl hem zengin hem de iyi olmayı öğrendiğini anlattığı altı yüzü aşkın sayfalık eseri The Emharrasment of Riches’de kölelik, köle ticareti ve köle emeği gibi konular hiç tartışılmaz. Dolayısıyla, Felemenk Cumhuriyeti’nin (büyük oyunculardan İspanya ve Portekiz’ in yerine geçerek) köle ticaretine hakim olmasının, Schama’nın Felemenklerin “dünya ticareti”nin “merkezinde” bulunduğu yüzyılda toplumsal ve ahlaki açıdan fazlasıyla sorunlu hale geldiğini söylediği, “aşırı” zenginliğe önemli ölçüde katkıda bulunduğu anlaşılmaz.

Yine de Schama Eski Ahit’te anlatılan İsraillilerin Mısırlılara köle olmaktan kurtulması hikayesinden alınıp modern bağlama uyarlanan kölelik metaforunun, Felemenklerin kendilerini “köleleştiren” İspanyol “tiranlığı”na karşı bağımsızlık mücadelesi verdikleri sırada (1570-1609) kendilerine dair kavrayışları ve dolayısıyla da modern Hollanda ulusunun kökenleri açısından elzem olduğunu enine boyuna anlatır. Schama en bariz çelişkiyi, Felemenklerin o zamanlar Yahudilere karşı ayrımcılık yaptığını teslim eder. Arındırmaya yönelik psikolojik takıntılarından dolayı Felemenklerin toplumsal gövdeden temizlenmesi gerektiğini düşündüğü pek çok “yabancı”nın (eşcinseller, Yahudiler, Çingeneler, aylaklar, serseriler, fahişeler) günah keçisi ilan edilmesini ve zulüm görmesini tartışmaya koca bir bölüm ayırır, ama bu bağlamda Afrikalı köleler hakkında tek kelime bile etmez.

Schama Felemenkleri sadece merkantil bir kapitalist güç olarak ele alan Marksist ekonomi tarihlerinden besbelli ki sıkılmıştır. Onun tasarısı daha ziyade kültürel nedenselliğin izini sürmektir. “Aşırı mal akışı”ndan doğan bolluktan kaynaklanan endişelerin modern Felemenklerde nasıl farklı bir tür kölelik korkusu; “özgür irade”yi tehdit eden “lüksün kölesi olma” korkusu, tüketme hırsının “özgür ruhları yaltaklanan kölelere dönüştürmesi” korkusu uyandırdığını inceler. “Felemenklik”in özü olarak dünya ticaretine değil aileye odaklanır; böylece, “Felemenk olmanın yerel, geleneksel ve göreneksel olmakla” aynı anlama geldiği zamanlarda, okurlarının özel hayatın, ev hayatının kapısından girip kalabalık masaları ve yakın ilişkileri görmesine, bir yuvanın sıcaklığını ve güvenliğini tatmasına olanak tanır. Bu nedenle ortada şu bariz olgu olmasa onu rahatlıkla mazur görebilirdik: Köleler Felemenk hanelerine hiç de yabancı değillerdi. Bu durumda Schama’nın sessizliğinin, başvurduğu yazılı kaynakların sessizliğini yansıttığını söyleyebilir miyiz? Bilemem. Ama Felemenklerin görsel kültürünün farklı bir gerçekliğe dair açık kanıtlar sunduğu ortadadır. Franz Hals’ın 1648 tarihli bir tablosunun tam ortasında, siyah bir genç görürüz. Muhtemelen köle olan bu genç, ev hayatının bir parçasıdır; yerel bir Felemenk manzarasının içinde yer alan hali vakti yerinde, müşfik bir Felemenk ailesinin tam ortasında karşımıza çıkar. Schama’nın pek çok resimle dolu kitabında Hals’ın bu tablosu yoktur (buna karşılık, Hals’ın, bir doğa manzarasının içinde sadece Felemenk bir karıkocayı resmettiği başka bir tablosu vardır). Hatta siyahlara dair tek bir resim bile yoktur. Tahmin edilebileceği gibi, Schama’nın yazılı izahında yer bulamayan köleler, illüstrasyonların da dışında bırakılmıştır. Bu incelemenin sonucu keskin bir kavrayış denizinin ortasında kısmi bir körlüktür ve ileride göreceğimiz üzere, Batılı akademik incelemelerin tipik özelliklerinden biridir.*

*Buck-Morss S. Hegel Haiti ve Evrensel Tarih. Metis yay. 2012

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir