Harika Bir Giriş… Nedenselliğin Kültürel Tarihi…

BÜTÜN SORULARIN gerisinde yatan sorudur insan deneyiminin “neden?”i. Yeni doğanın zihni, elini uzatma ile insan dokunuşu, ağlama ile annenin teskin edici sesi, emme ile açlığı giderme arasındaki nedensel bağlara dair ilksel bir fikir edinmeye çabalar el yordamıyla. Çocukları, hayatı anlama çabalarına eşlik eden “neden?” sorularına sevk eden de nedensel soruşturmadır. Bilim insanları kendilerini fenomenlerin nasıllığına dair sorularla sınırlandırsa da, bütün gözlem ve deneylerin altında en nihayet bir “neden?” sorusu yatar. Fizikçilerin atomaltı oluşlara dair incelemelerinin, gökbilimcilerin evrene dair araştırmalarının temelinde hep bir nedensellik fikri vardır. Teologlar nihai ilk ve son neden arayışıyla Tanrı’ya dönerken, inananlar gündelik nedenselliğin gidişini mucizevi şekilde değiştirmesi için Tanrı’ya dua eder. Tarihçilerin savaşların çıkış, uygarlıkların yükseliş ve çöküş nedenlerini soruşturması gibi, psikiyatrlar da hastalarının hangi nedenle hastalandığını bulmaya çalışır. Romancılar romanların öyküsünü, karakterlerin düşünce ve eylemlerinin arkasındaki itici güç olan güdü ekseninde bina eder. Sorgulayan insan zihninin merkezinde yer alan nedensellik işte bu yüzden insan kavrayışında öyle asli, bu kavrayışın açıklama işlevi bakımından öyle evrensel bir role sahiptir ki, adeta her türden tarihsel gelişmeye aşkın gibi görünmektedir. İşte bu kitap da nedensel mahiyetteki böyle bir tarihin soruşturulmasına yönelik bir girişimdir.

Avrupalı ve Amerikalı düşünürler 1830’dan bu yana geçen zaman içinde insan davranışının nedenlerine ilişkin kavrayış dönüşüme uğratmıştır. Nedensellik kavrayışında gerçekleşen bu değişimler genetik, endokrinoloji, fizyoloji, tıp, psikiyatri, dilbilim, sosyoloji, iktisat, istatistik, kriminoloji, hukuk, felsefe ve fizik alanlarında olduğu gibi, roman türünde de ‘göze çarpmaktadır. Başka araştırmacılar da nedenselliğe dair değişen fikirleri, saydığımız bu alanlar özelinde incelemiş, gelgelelim bugüne kadar nedensellik kavramının kapsamlı kültürel tarihine ilişkin olarak bu kitaptakine benzer bir incelemeye girişilmemiştir.

Nedenselliğe dair bir tarih çalışması yapma fikri aklımda ilk kez 1970 yılında, felsefi yönelimli psikiyatrlarca tanımlayıcı nedensel kipler bağlamında açıklanan üç tür akıl hastalığı üzerine Henri Ellenberger’ın bir makalesini okuduğumda uyandı. Makaleye göre, her şeyin hiçbir şekilde denetleyemediği koşulların baskısından kaynaklandığını düşünen depresyonlu kişi, belirlenimci bir nedenselliğin etkisi altındaydı. Hiçbir şeyin belirlenimci bir düzen uyarınca gerçekleşmeyip, geleceğin -kestirilemez ve endişe verici- ihtimallerle dolu olduğunu varsayan manik kişi olasılıkçı bir nedensellik anlayışı gütmekteydi. Hiçbir şeyin rastlantı neticesi olmayıp, her şeyin aleyhindeki tehditkar düşünce ve fiiller sonucunda gerçekleştiğini düşünen paranoyak kişi için ise, bir kasıtlılık nedenselliği söz konusuydu.

Ellenberger’ın akli bir rahatsızlığın nedenselliğin deneyimlenme biçimiyle ilintili olabileceği yollu spekülasyonu, nedensel kavrayışın kuvvetli kurucu gücünü işaret etmekteydi. Kişilerin nedenselliği farklı farklı deneyimlemesi ise, tarihsel dönemlerde de nedenselliğin ayrı ayrı şekillerde deneyimlenip anlaşılabileceğini gösteriyordu. Nedenselliğe dair değişen görüşlerin tarihi konulu çalışmamı edebi bir zemine oturtma fikri ise bende, edebiyatta modernizmi en iyi tanımlayan eserlerin yazarlarının -James Joyce, Marcel Proust, Virginia Woolf- olay örgüsüne dayalı romanları reddederek, bunun yerine karakterlerin iç yaşamına odaklanan romanlar yarattığını anlamamla oluştu. Bu yazarların eserlerinde, karakterlerin toplumsal, biyolojik ve psikolojik etkenlerin idaresinde olduğu natüralist Emile Zola ve Thomas Hardy romanlarının çatısını oluşturan türden dışsal baskılar ve belirli güdüler eskisi gibi kuvvetli bir etkiye sahip değildi. Söz konusu edebi dönüşüm bana tarihsel nedensellik çalışmamı kültürel bir eksene oturtma fikrini verdi.

Gelgelelim nedensel etkenlerle güdüler tek bir kitaba odak alınamayacak denli kapsamlı bir konuydu, zira sayısız olası insan eylemi için tayin edilebilecek sayısız nedensel etken ve güdü vardı. Önceki iki kitabım üstünde çalıştığım on beş yılı aşkın süre içinde, tarihsel deneyimin ihtiva ettiği sayısız insan davranışının çok sayıdaki nedensel etmenini çözümlemenin bir yolunu aramıştım. Nihayet fark ettim ki, böyle bir tarih çalışmasında, insan davranışının nedenlerine ilişkin tarihsel olarak farklılık gösteren düşünceleri belgelemek için tek bir eylemi odak almak gerekiyordu. Peki neydi bu eylem?

Çalışmama odak oluşturacak bu eylemi, Roy Jay Nelson’ın, Andre Gide’in tuhaf bir güdüyle işlenen bir cinayeti konu aldığı Vatikan’ın Zindanları (1914) adlı romanından kısaca bahsettiği, Fransız romanında nedensellik konulu çalışmasında buldum. Bu romanı okurken, cinayet eyleminin çözümlemeye yönelik amaçlarıma daha uygun olduğunu fark ettim, zira cinayet diğer eylemlere kıyasla istisnai biçimde canlı ve önemli olmanın yanı sıra, çoğunlukla daha zaman ve mekan odaklıydı. Cinayet, eylem teorisyenlerinin insan davranışını açıklamak için ileri sürdüğü çeşitli özellikleri mükemmelen sergiliyordu, çünkü son derece maksatlı, motivasyonu güçlü, hayli anlamlı olan cinayet, bir arzunun yahut “çaba”nın sonucu olarak kesin bir hedefe yönelmekte, çoğunlukla da “belli bir nedenle” işlenmekteydi. Geçen zaman içinde akıllarda görece değişmeden kalmış bir eylem olan cinayeti odak almak, onun nedensel etmenlerine ilişkin tarihsel olarak değişen fikirlere odaklanmamı olanaklı kılıyordu. Dahası cinayet tarihsel çözümlemeye de imkan sağlayan bir konuydu, zira 1830 sonrası yaşam ve edebiyatta, bazı yeni meslek kollarında cinayetin nedensel koşulları ve güdülerine yönelik ilgi giderek artmaya başlamıştır. Bu meslek kollarında faaliyet gösterenler arasında kriminologlar, sosyologlar, dedektifler, istatistikçiler ve adli psikiyatrlar olduğu gibi, polisiye roman (whodunit) ve cinayet romanı (whydunit) yazarları da bulunmaktadır. Bu yıllar içinde cinayet nedenselliğine ilişkin fikirlerin tarihi, bir dizi yeni açıklayıcı kavramı da ihtiva etmektedir: saplantı, irade kaybı, azalan mesuliyet, karşı konulmaz dürtü, doğuştan suçlu, sadizm, bilinçdışı belirlenim ve çocukluk dönemi cinsel travması.

Gide’in romanının kahramanı bir güdü, en azından para, intikam gibi alışıldık bir güdü olmaksızın kasten adam öldürmek suretiyle mutat cinayet işleme zincirini kırmaya girişir. Lafcadio trendeki yerinde otururken, kompartımanında gördüğü yabancıyı öldürmek için tek yapması gerekenin, kapının mandalını açıp adamı iterek ölüme atmak olduğunu fark eder. İlhamını “nedensiz bir cinayet” (erime immotive) işleme beklentisinden alan Lafcadio kapı mandalını bir darbeyle açar ve adamı ölüme gönderir. Gide’in kahramanı, karşı konmaz bir kalıtımsal kusurdan ya da ezici biyolojik, psikolojik yahut toplumsal etkilerden dolayı cinayet işleyen Zola katillerinin aksine, yalnız ve yalnız nedensiz öldürme nedeniyle cinayet işler. Gide bununla da yetinmeyip, edebi gayesini Lafcadio’
ya açıklarken Gide’in kendi yaklaşımım dillendiren bir diğer karakterle, romancı Julius’la Zola’nın tekniğine meydan okur: “Eskiden karakterlerimde mantık ve tutarlık gözetirdim, … [ama] bu doğal değildi.” Ona göre insanlar ne mantıklı ne de tutarlıdır. Julius cinayet hakkında ise şöyle bir belirlemede bulunur: “Cinayet için bir neden olsun istemiyorum – tek istediğim, katilin bir izahı. Evet!
Onu sebepsiz yere suç işlemeye -ortada hiçbir neden olmaksızın suç işlemeyi istemeye- sevk etmek niyetindeyim.” Julius burada kafasındaki fikri abartmaktadır, çünkü Lafcadio’nun cinayet fiili de aslında bir nedene dayanmaktadır, gelgelelim bu neden, daha sonra Gide’in de belirttiği gibi, natüralist romanlardaki “sıradan psikolojik açıklamalar”a konu değildir.

Sonraları Gide “nedensiz edim” fikrine dair yanlış anlamaları açıklığa kavuşturarak, bunun bir suça herhangi bir şekilde açıklama getirebileceği görüşünü reddetmiştir. “Hiçbir güdüden kaynaklanmayan, nedensiz bir edimin olduğuna şahsen inanmıyorum. Bu esasen kabul olunmaz bir fikir. Nedensiz sonuçlardan bahsedilemez. ‘Nedensiz edim’ sözü, alışıldık psikolojik açıklamalardan kaçan fiilleri, basit kişisel çıkarların belirleniminde olmayan davranışları (bu anlamda, böylesi edimlere kelimelerle biraz oynayarak, amaçsız edimler diyebilirim) imlemeye elverişli duran geçici bir tasniftir.” Julius’un aşırıya kaçan açıklaması Gide’in esas gayesini, yani dışsal koşulların ya da içsel güdülerin idaresindeki natüralist roman kahramanlarının davranış biçimine mukabil, insan davranışının kestirilemez doğasını ete kemiğe büründürme hedefini vurgulamaktadır. Bu bakımdan Lafcadio’nun işlediği tuhaf cinayet, sonraki bölümlerde Gide ve diğerlerinin eserleri bağlamında daha kapsamlı incelerken de göreceğimiz gibi, kültür tarihi açısından muazzam öneme sahip bir olaydır.

Edebi gayretiyle natüralist romandaki güçlü belirlenimciliğe saldırmakla kalmayan Gide, yaşamı ve fikirleriyle de Batı medeniyetinin -siyasi, dini, cinsel, ailevi, parasal ve adli- nedensel temellerine meydan okumuştur. Vatansever ve dindar bir ailede doğan Gide, emperyalizme karşı çıkmış ve ateist olmuştur. Eşcinselliğini açık açık ilan eden ilk meşhur Fransız aydını olarak cinsellik konusundaki uzlaşıma karşı gelmiştir. Kuzinlerinden biriyle evlenmiş, fakat onunla hiç cinsel ilişkiye girmemiş, sonraları ise bile isteye evlilik dışı bir çocuk sahibi olmuştur. Gide romanlarında duygusuz ve tehditkar babaları alaya alarak, ataerkil otoritenin ayrıcalıkları sorgulamıştır. Kalpazanlar’da ( 1925), karakterlerini “evlenmemiş ve çocuksuz” yetimler olarak görmeyi tercih ettiğini yazarak, geleneksel aile değerlerini alaşağı etmiştir. Bu roman aynı zamanda, roman sanatının kalpazanlığa benzediğini ve sanatın, tıpkı para gibi -hatta altın gibi- gerçek bir karşılığı, güvenceli bir referans çerçevesi olmadığını öne sürerek altın standardının düzmeceliğini açığa vurmuştur. Gide’in suç konulu romanları, Sorbonne’da bir hukuk profesörü olan babasının temsil ettiği Fransız adli sistemine yönelik birer meydan okumadır. Lafcadio’nun cinayetini “basit kişisel çıkarlar”ın belirleniminde olmayan (ya da “amaçsız”) bir edim olarak tanımlayan Gide, böylelikle natüralist romanlara özgü anlatı stratejilerini bozup insan eyleminin açık uçlu yapısına vurgu yapmıştır. Fransız üstkültürünün göbeğinde yetişen bir adamın gerçekleştirdiği bu yenilikler, nedenselliğin tarihine yönelik bir çalışma için muazzam bir kaynak arz etmekteydi. Diğer cinayet romancılarının da, Gide’ in kendi romanlarında reddettiği nedenselliğe dair verili belirlenimci fikirlere karşı çıkarak, insan eyleminin neden ve amaçlarına dair yeni anlatım biçimleri ortaya koymuş olabileceğini düşündüm. Cinayet romanlarına dair bir inceleme, belki de beni cinayet nedenselliğinin tarihindeki bütünleştirici bir mantığa götürebilirdi.

Yüzü aşkın cinayet romanını okurken, on dokuzuncu yüzyıl romancılarının ekseriyetle, bazen bir tek bazen de bir grup olmak üzere kesin ve son derece belirlenimci nedensel etmenler ortaya koyduğunu gördüm. Bu romancıların yarattığı kimi katiller tek bir başat faktör nedeniyle cinayet işler; bu faktör sıklıkla, Fransız psikiyatrı J.-E.-D. Esquirol’un yüzyıl başında teşhis ettiği ve Dostoyevski’nin Suç ve Ceza’sındaki (1866) karakterlerden birinin Raskolnikov’un cinayetinin izahında başvurduğu yeni tanı kategorisi olan monomani veya saplantıyla tanımlanır. Güçlü bir çizgisel belirlenimciliği akla getiren saplantı etiketi, cinayet dürtüsünü izah etmek amacıyla başka romancılar tarafından da kullanılmıştır. Örneğin Melville Moby Dick’te (1851) Ahab’ı sıklıkla saplantılı sıfatıyla nitelerken, Ahab’ın kendisi de, “değişmez amacıma giden yol demir raylarla döşeli; ruhum bu raylar üzerinde hızla kayıp gidiyor,” der. Diğer on dokuzuncu yüzyıl romancıları ise, cinayetleri, Dickens’ın Oliver Twist’indeki ( 1838) gibi yoksulluk ve intikamla yahut Zola’nın Hayvanlaşan İnsan’da yaptığı gibi (1890) kalıtım ve cinsel sapma gibi bağdaşık belirleyici nedensel etmenlerin bir sonucu olarak izah eder.

Buna karşılık, modemistler söz konusu nedensel etmenleri çetrefilleştirerek, türlü şekillerde bozuma uğratmıştır. Joseph Conrad Karanlığın Yüreği’nde (1899) Kurtz’ün cinayet fiillerinin ve kafa avcılığının gerisindeki niyetleri “esrarlı” ve “akıl sır ermez” diye nitelendirirken, ölüm saçan emperyalist girişimin kendisinden sıklıkla “saçma” olarak söz eder. Robert Musil’in Niteliksiz Adam romanındaki (1933) Moosbrugger isimli akli dengesi bozuk katilin güdüleri kendini savunma, kendini tanımlama ve cinsel paniğin karmakarışık bir terkibidir. Jean-Paul Sartre, Hugo’nun “Onu öldürdüm çünkü kapıyı açtım,” dedikten sonra “Suçum nerde, hani? Böyle bir şey var mı?” diye sorduğu Kirli Eller’de (1948) siyasi bir suikastın altında yatan nedeni sorgulamaktadır.

Modemist polisiye öyku!cr cinayetin nedenlerinden çok kim tarafından işlendiği sorusuna eğilse de, daha eski polisiye öykülerin (Sherlock Holmes’ün derli toplu sonuçlandırıcı açıklamalarındaki gibi) kaçınılmaz şekilde katile giden açık seçik bir neden-sonuç silsilesine dayalı geleneksel olay örgüsünü alaşağı etmekten geri durmamıştır. Thomas Bemhard’ın Das Kalkwerk (Kireç Ocağı, 1970) adlı romanında, bütün bir cinayet soruşturması, duyuları kusurlu, beyanları çelişkili olan karakterlerin rivayete dayalı güvenilmez ifadelerine dayandırılarak, bu yolla cinayetin nedenlerine dair kesinlikli kavrayış bulandırılmaktadır. Carlo Emilio Gadda’nın hiç çözülmeyen tüyler ürpertici bir cinayeti konu aldığı Quer pasticciaccio brutto de via Merulana (Via Merulana’daki O Korkunç Bela, 1957) adlı romanında, dedektif cinayetlerin hiçbir zaman tek bir güdüyle işlenmeyip, “dünyanın bilincindeki bir girdap gibi, kesişen yığınla nedenin işin içine girdiği siklonik bir depresyon noktası gibi” olduklarına kanaat getirir. Gadda bu soruşturma kuramını, “neden kategorisinin anlamını kendi içimizde yeniden teşkil etmemiz” gerektiği yolunda daha genel bir felsefi iddiaya dönüştürür. Friedrich Dürrenmatt’ın Cinayet Romanına Ağıt altbaşlıklı Yemin (1958) adlı romanı, tam da adına yakışır niteliktedir, zira romanda cinayet romanlarının rasyonel çerçevesi -bütünlüklü olay örgüsü, açık seçik güdüler, dahi dedektifler, hatta nedensel muhakemenin kendisi-baştan aşağı yıkıcı şekilde alaya alınmakta ve sonunda cinayetler büsbütün şans eseri çözüme kavuşmaktadır.

Bu romanları okumak, romanlarda cinayetin nedenlerine dair kavrayışın on dokuzuncu yüzyıldan yirminci yüzyıla kadar birbirine bağlı beş şekilde dönüşüme uğradığını görmemi sağladı. Kitabımın savını, yani nedensel kavrayışın artan özgüllük, çeşitlilik, karmaşıklık, olasılık ve belirsizlik doğrultusunda bir seyir izlediği savını da işte bu çok yönlü dönüşüm oluşturmaktadır…*

*Nedenselliğin Kültürel Tarihi Kern S. metis yay. 2008

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir