Delilik belkide sonsuz hayalgücünün ürünüdür…

Yani hayatımın öyküsünü yazacağım. _Ne hayat ama! Yaşadım mı ki? Gencim, yüzümde kırışıklıklar ve kalbirnde tutkular yok. Ah! Hayatım ne kadar sakin oldu, o kadar tatlı ve mutlu geliyor ki, huzurlu ve safiyane! Ah! Evet, huzurlu ve sessiz, içinde ceset yerine ruh yatan bir mezar…

Neredeyse yaşamadım: Alemi hiç tanımadım, yani hiç metresim, yalakam, hizmetçim, maiyetim yok, dedikleri gibi sosyeteye girmedim çünkü bu sosyete bana her zaman sahte ve çın çın, ve çıngırakla kaplı, sıkıcı ve yapmacık gelmiştir.

Oysa hayatım olgular değildir; hayatım, düşüncemdir.

Peki, herkesin gülümsediği, kendini mutlu bildiği, evlenilen, sevilen yaşta; birçoklarının bütün aşkların ve zaferierin sarhoşluğunu yaşadığı yaşta, bu kadar çok ışık parlar ve ziyafette bardaklar dolarken; kendimi yalnız ve çıplak, her tür ilhama, her tür şiire karşı soğuk hissetmeme neden olan bu düşünce nedir? Ölüyormuş gibi hissediyorum ve kendisini yoran bir orjiden sarhoş çıkan bir adam gibi, bileklerini kestikten sonra parfümlü bir küvete giren ve gülerek ölen o epikuroscu gibi, can çekişınerne gaddarca gülüyorum.

Ah! Bu düşünce ne uzun sürdü! Bir hidra gibi, bütün yüzleri beni ayrı ayrı yedi bitirdi. Yas ve ıstırap dolu düşünce, ağlayan soytarı düşüncesi, tefekküre dalan feylozof düşüncesi…

Ah! Evet! Hayatımda ne kadar çok saat, uzun ve tekdüze saatler, düşünmekle, şüphe etmekle geçti! Kaç kış günü, batan güneşin soluk ışıklarıyla beyazlaşan közlerimin önünde başım eğik; kaç yaz akşamı, kırda, güneş batarken, bulutların kaçışına, yayılışına, buğdayların meltemle boyun eğişine bakarak, ormanların ürpermesini duyarak ve doğanın geceleyin iç çekişini dinleyerek geçti!

Ah çocuk.luğum ne hayalperestti! Nasıl da, sabit fikirleri, yapıcı görüşleri olmayan zavallı bir deliydim! Yapraktan saçlarını eğen ve çiçeklerini yere bırakan sık ağaçların arasından akan suya bakardım; beşiğimin içinden, odaını aydınlatan ve duvarların üstüne tuhaf şekiller çizen, lacivert gökyüzünün üstündeki ayı seyrederdim; güzel bir güneşin karşısında veya beyaz sisiyle gelen bir bahar sabahında, çiçek açmış bahar ağaçlarının, patlamış papatyaların karşısında kendimden geçerdim. Bir de denize bakmayı severdim – ki bu en şefkatli ve nefis anılanından biridir: Dalgaların birbiri üstünde köpüklenmesini, denizin kıyıya düşerek köpük köpük kırılmasını, sahile kendini koyuvermesini ve çakıltaşları ve deniz kabukları üstünde geri çekilirken, çığlık atmasını…

Kayaların üstünde koşardım, Okyanus kumunu elime alır, bırakırdım, rüzgarla parmaklarıının arasından aksın, yosunları ıslatırdım ve ruhunuzu o kadar enerjiyle, şiirsel ve engin düşüncelerle dolduran, Okyanus’un o tuzlu ve taze havasını dolu dolu içime çekerdim; enginliğe, uzaya, sonsuzluğa bakardım ve ruhum bu uçsuz bucaksız ufukta kaybolurdu. Ah! Ama uçsuz bucaksız ufuk, engin uçurum orada değil ki.

Ah! Hayır, daha geniş ve daha derin bir yar çıktı önüme. Bu uçurumda hiçbir fırtına yok: İçinde fırtına kopsa dolu olurdu – ve o boş! Neşeli ve güleçtim, hayata ve annerne karşı sevgi doluydum. Zavallı valide!

Yolda koşan atları görünce, soluklarının buharını ve koşuıniarını ısiatan terlerini görünce beni saran küçük neşelerimi hala hatırlıyorum; arabayı yaylarında salındıran tekdüze ve ahenkli tırıslarrını seviyordum; ve durduğumuz zaman, tarlalarda her şey susardı. Atların burun deliklerinden çıkan buharı görürdük, sarsılan araba yaylarının üstüne otururdu, rüzgar camlarda ıslık çalardı, ve hepsi buydu …

Ah! Bir de, bayram giysileri içindeki; neşeli, şamatacı, çığlık atan kalabalığı görünce gözlerim kocaman açılırdı; fırtınalı insan denizi, fırtınadan daha öfkeli ve kendi şiddetinden bile aptal.

Arabaları, atları, orduları, savaş kostümlerini, çalan davulları, gürültüyü, barutu ve şehirlerin Arnavut kaldırımları üstünde ilerleyen ,topları severdim. Çocukken, görüleni severdim; yeniyetmeyken hissedileni; erkek oldum, artık hiçbir şeyi sevmiyorum. Yine de ruhumda ne çok şey var, ne içsel güçler ve ne öfke ve aşk okyanusları, bu kadar zayıf, bu kadar aptal, bu kadar bıkkın, bu kadar bitkin şu kalpte birbirine çarpıp, paramparça oluyor!

Bana yeniden yaşamam, insanların arasına karışınam gerektiği söyleniyor!… Peki ama, kırık dal nasıl meyve taşıyabilir? Rüzgarların kopardığı ve tozların içinde sürüklediği yaprak nasıl yeniden yeşerebilir? Peki, bu genç yaşta bunca keder niye? Ne bileyim! Böyle yaşamak belki de kaderimde vardı… Yükü taşımadan bezmek, koşmadan nefes nefese kalmak…

Okudum, heyecanın ateşiyle çalıştım, yazdım…Ah! O zaman nasıl da mutluydum! Hayallere kapılan düşüncem, insanlara yabancı, içinde ne dünyanın, ne gezegenlerin, ne güneşierin olduğu o diyariarda nasıl da yüksekten uçardı; şayet mümkünse, Tanrı’nın sonsuzundan daha engin bir sonsuzum vardı, içinde şiirin kendini avuttuğu ve bir aşk ve vecit havası içinde kanatlarını açtığı; ve sonra, bu ulu diyarlardan kelimelere doğru inmek gerekiyordu – peki şairin yüreğinden yükselen bu ahengi ve güçlü ve şişkin bir elin, içine girdiği eldiveni yırtması gibi cümleleri eğip büken dev gibi düşünceleri sözle nasıl ifade etmeli?

Orda da düş kırıklığı, çünkü yere değiyoruz, her tür ateşin öldüğü, her tür enerjinin zayıfladığı o buzdan yere! Sonsuzdan pozitife hangi basamaklada inmeli? Düşünce, hangi derecelenmeyi kullanarak, kırılmadan alçalır? Sonsuzluğu kucaklayan bu devi nasıl küçültmeli?

O zaman, hüzne ve umutsuzluğa kapıldığım anlar olurdu, beni yıldıran gücümü ve utandığım o zafiyeti hissederdim, zira söz, düşüncenin uzak ve zayıflamış bir aksinden başka bir şey değildir; en sevgili rüyalarımı ve yaratının sınırında geçen sessiz saatlerimi lanetlerdim; beni için için kemiren, boş ve doyurması imkansız bir şeyi hissederdim…

Şiirden bıkınca, tefekküre dalmaya başladım.
Evvela, insanı amaç olarak öneren ve onu açıklamayı isteyen; işi hipotezleri didik didik etmeye ve en soyut varsayımlar hakkında tartışmaya ve en boş kelimeleri geometrik bir titizlikle tartmaya vardıran o azametli araştırmaya kendimi kaptırdım.

İnsan, bilinmedik bir el tarafından sonsuzluğun içine atılan kum tanesi, uçurumun kenarındaki bütün dallara tutunmak isteyen, erdeme, aşka, bencilliğe, hırsa bağlanan ve daha iyi tutunmak için bütün bunları erdem sayan, Tanrı’ya yapışan ve her zaman zayıflayan, elleri bırakan ve düşen, zayıf ayaklı, zavallı böcek…

Olmayanı anlamak ve hiçlikten bir bilim yaratmak isteyen insan; insan… Tanrı’nın görüntüsünde yaratılmış olan ve müthiş dehası bir tutam otun önünde duruveren ve bir toz zerresi problemini aşamayan ruh!

Ve bıkkınlık sardı beni; her şeyden şüphe etme noktasına geldim. Gençken, yaşlıydım; kalbimde kırışıklıklar vardı ve hala capcanlı, heyecan ve inançla dolu ihtiyarlar gördükçe acı acı kendime gülüyordum, bu kadar genç ve hayat, aşk şöhret, Tanrı, olan, olabilecek her şey hakkında hayallerini bu kadar kaybetmiş ben…*

*Bir Delinin Anıları Gustave FLAUBERT Sel yay. 2010

#felsefe #bilgi #düşünce #psikoloji #delilik #nasıl #neden #niçin #hayatdersleri #birömürboyu #hayat #kafa #epistemoloji #bilgibiyolojisi #sonsuzgüç