Aydınlanmanın Sınırları

green wooden chair on white surface

Toplumlar dinden biitiiniiyle vazgeçtiklerinde degil, artlk bilhassa onun tarafmdan uyanlmadıklannda sekülerleşir. 2011 tarihinde Britanya’da yapilan bir ankette, katilimcıların yiizde 61’i bir dine inanmadığını belirtirken, sadece yiizde 29’u kendini dindar olarak tanımlamıştır. Kastettikleri şey, muhtemelen, bir dinsel gruba dahil olmalarına rağmen, bu konuda özel bir şevke sahip olmadıklarıdır. Şakayla karışık söylendiği gibi, din gündelik yaşantmıza müdahil olmaya başladığı anda, ondan vazgeçmenin zamam gelmiştir. Bu açıdan alkolle belirgin bir benzerlik taşır. Bir diger sekülerleşme göstergesi, sadece kilise ayinlerine katılım oranının düşmesi ya da Katoliklerin gizemli bir şekilde çocuk sahibi olmamaları değil, dinsel inancın siyasal alanda hayati bir giindem olmaktan çıkmasıdır. Bu illa ki dinin biçimsel olarak özelleşmesi ve devletten ayrılması anlamına gelmez; fakat bunlar olmasa dahi, kamu mülkü olmaktan etkili şekilde çıkarılmış ve – evcil kemirgen beslemek ya da porselen koleksiyonu yapmak gibi – kamu hayatında giderek daha az yankısı olan bir tür kişisel ugraş olmaya dogru daralmıştır Max Weber, matemli bir ruh haliyle, modern çagda “nihai ve en yüce değerler kamusal yaşamdan ya mistik yaşamın aşkın alanına ya da doğrudan ve kişisel insan ilişkilerinin kardeşlik bağlarına dogru ricat etmiştir” der. Tanrı’nın krallığı adeta yerini Bloomsbury Grubu’na bırakmıştır.

Bu anlamda din, sembolik alan olarak adlandırılabilecek şeyin diger iki ana bileşeninin, sanat ve cinselliğin yörüngesini izler. Modern çağ ilerledikçe, onlar da kamu mülkiyetinden özel mülkiyete geçme eğilimi gosterir. Vaktiyle Tanrıyı metheden, bir hamiyi pohpohlayan, bir monarkı eğlendiren ya da kabilenin askeri kahramanhklarını kutlayan sanat, artık büyük ölçüde bireysel bir kendini ifade ediş meselesidir. Bir tavan arasına kapatılmış olmasa da, tipik haliyle, işini hanedanın, kilisenin, sarayın ya da kamusal meydanların hengamesi içinde icra etmez. Protestanlık da Tanrıyı, bireysel yaşamın en gizli kovuklannda bulur. Modernliğin yerleşiklik kazandığından, piskoposlar gibi sanatçıların asılması da beklenmedik bir olaya dönüştüğünde emin olabiliriz. Buna değecek kadar önemli değillerdir. 1688 sonrası ingiltere’de kilise ve devlet ayrılığı öylesine yapılanmıştı ki dinsel tartışmalar, büyük ölçüde, siyasal ithamlara maruz kalma ya da bireysel özgürlüğü yitirme korkusu olmaksızın yürütülebilirdi. Paris’te fitne kaynağı görülebilecek flkirler, Londra’da serbestçe dolanabiliyordu. Dinsel gerilimler, devletin temellerine bir tehdit arz etmezdi. Siar, pas de zele
[heyecan yokJ idi. Dinsel şüpheciler de vatan haini gibi davranmaya meyletmezdi. Toplumsal ve siyasal diizenin içine rahathkla yerleşip kurulan ingiliz Aydmlanmasının militanlıktan belirgin şekilde uzak karakteri bundandı.*

 

*Eaglton T. Tanrı’nın Ölümü ve Kültür Yordam Kitap. 2014.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir