Ölümün Tragedyası…

Hiç kuşku yok ki bir Yunanlı’dan başkası böyle bir cümle sarf edemezdi: Ölmemişse kimseyi mutlu sayma. Antik Yunan’da kader ve ölüm, en dolambaçlı yollardan araya girip insanları dizüstü çöktüren görünmez ellerin oyunuydu. Yunan tiyatroları dolambaçlı araçlarla doluydu; ölüm, muammadan farkı olmayan kehanetlerle çizilen kaderle düzenlenirdi. Baküs için yapılan coşkulu ayinler ve metamorfoz hikayelerinde olduğu gibi, Yunanlılar ölümcüllüklerinden bir şeyleri doğal dünyaya borçluymuş gibi görünüyorlardı. Tam tersi de söz konusudur: Batı kültürünün bakış açısında, hayvanların incelikli ölümleri, bazen Yunan tiyatrosundan tonlar taşırmış gibi görünür.

Sözgelimi, mayıs sineklerinin ölümünde Yunan trajedilerinin de ötesine geçen bir şeyler vardır, bu hayvanlar aylarca larva olarak yaşar, daha sonra ağız kısımları ve sindirim sistemleri olmayan yetişkinlere dönüşürler. O heyecan verici bir tek günden fazlasını yaşayan bir-iki tür mayıs sineği bile, kısa süre sonra açlıktan ölmeye mahkumdur. Peki ya Pasifik somonuna ne demeli? Yüzlerce kilometre göç ederek doğduğu akıntılara geri döner, ama hormonlarının ateşlediği bu Baküsvari coşkunluk orada birkaç gün içinde feci bir yokoluş ve ölümle yanda kesiliverir.

Ya kraliçe arıya ne buyrulur? On altı yıl boyunca yaşına dair bir tek emare bile göstermez, sonunda bir gün sperm kaynağı kurur ve kendi kızları tarafından lime lime edilir. Peki Avustralya keseli faresi? On iki saat süren çiftleşme çılgınlığından sonra depresyon ve yorgunluktan ölüp gider, oysa hadım olsa engellenebilecek bir ölümdür bu. Trajedi ya da komedi, hiç kuşku yok ki dramatik. Bu hayvanlar da en az Oedipus gibi kaçınılmaz kaderin esiridir. Ölüm kaçınılmaz olmakla kalmaz, hayatın dokusuna yazılmış kaderler onu yönlendirir.

Bütün bu grotesk ölüm biçimleri arasında herhalde en trajik olan, bugün bizi en etkileyen Troyalı Tithonus’un ölümüdür. Tithonus’un tannça sevgilisi, Zeus’tan Troyalıya ölümsüzlük vermesini istemiş, ama ebedi gençlik dilemeyi unutmuştu. Homeros, “Tiksindirici ihtiyarlık üstüne çöktü” diye yazar, ihtiyarlık Tithonus’u sonu gelmez bir söylenmeye salmıştır. Tennyson onu “ölme kudretine sahip mutlu insanların evlerinin civarındaki loş tarlalara, mutlu ölülerin çimlerle kaplı mezarlarına” bakarken resmeder.

Bu ölüm biçimleri arasında, bazı hayvanların hayatlarına programlanmış ani ölümle insanlıkla baş başa kalmış ihtiyarlığın terk edilmişliği arasında, bir programın yokluğuyla Tithonus’un dile getirilemez sonsuz sonu arasında bir gerilim vardır. Tıbbın ilerlemesiyle bugün kendi başımıza getirdiğimiz şey de tam olarak budur, ömrümüz uzuyor, ama sağlığımız iyileşmiyor. Modern tıp tanrılarının bahşettiği her bir yılın sadece birkaç ayı sağlıklı geçiriliyor, geri kalan zaman ölüme uzanan bir gerileme içinde akıp gidiyor. Tithonus gibi biz de sonunda mezara girelim diye yakarıyoruz. Ölüm zalim bir kozmik şakaymış gibi görünebilir, ama yaşlanmak da tatsızdır…*

Devamı ikinci yazıda…

*Lane N.Yaşamın Yükselişi. Aylak Kitap yay. syf:307-309. 2014

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir