Günümüzdeki maddi ve manevi olayların temel nedeni: Kapitalizm ve Arzu…

Gelgelelim, başka güçleri kendi arzusunun peşinden koşturma özgürlüğü a priori bir özgürlük değildir. İnsanların ihtiraslarıyla el ele veren girift iş bölümü, kolektif bir temel üzerinde, dolayısıyla etimolojik anlamıyla işbirliği temelinde, mal üretimine yönelik arzuların peşinden gitme ihtiyacını doğurur çoğu kez. Ücretli emek ilişkisi de bu noktada ortaya çıkar. Bu ilişki, yapısal veriler (iki ayrıma ait veriler) bütünü ile kimi bireylere kendi girişimlerini gerçekleştirmek için başka insanları sürece dahil etme imkanı veren yasal düzenlemelerin bir araya gelmesinden oluşur. Bir hizmete alma ilişkisidir. Kendi üretme arzusunu gerçekleştirme arayışına üçüncü bir gücü dahil etmek… – ücretli emek ilişkisinin özü budur. Oysa bir arzu olması itibarıyla, hem genel olarak girişim, hem de özel olarak üretime dayalı kapitalist girişim, ancak birinci tekil şahısla meşru bir şekilde tasavvur edilebilir ve birinci tekil şahıs tarafından üstlenilmelidir. Girişimcinin nidası aslında “Bir şeyler yapmak istiyorum”dan ibarettir. Pekala, yapsın. Ama kendi başına yapsın – tabii yapabiliyorsa. Eğer yapamıyorsa, mesele bambaşka bir hal alır ve onun “yapma isteğinin” meşruluğu, “yaptırma isteğini” kapsamaz. Keza işbirliğine başvuran girişimin muhteris gelişimi, bu işbirliğinin biçimi meselesini yepyeni bir şekilde ortaya koyar. Mesele, kolektif üretim sürecine ilişkin örgütlenmeye siyasal katılım ve müşterek faaliyetin ürünlerinin temellükü meselesidir; bir başka deyişle, efendi-arzunun öznesince esir alınma meselesidir.

O halde esir alınma açısından bakıldığında, hizmete alma son derece genel bir kategori oluşturur; ücretli emek de örneklerden bir tanesidir yalnızca. Bununla beraber, tabi kılan şeyi, tabi kıldığı şeylerden birinin bakış açısına göre adlandırabilir ve bir efendi-arzunun, hizmete alınanların etkime gücünü seferber edip kendi girişiminin hizmetine sokmasını sağlayan ilişkiye en genel anlamıyla patronluk adını verebiliriz: Fetih yapan savaş beyi, sefere çıkan komutan, iktidar sahibi hükümdar (bu iktidar kendisine değil, çokluğa aittir), kendi kârının ve endüstriyel icraat hayallerinin peşinde koşan kapitalist patron. Öyleyse, bir bakıma en genel anlamıyla patronluk, esir almak demektir ve kapitalist sömürü dışında, günümüzde anlam taşıyan başka alanlarda da bu durumun dışavurumları görülebilir: STK yöneticilerinin, önder sıfatıyla, aktivistlerin faaliyetlerinin sonuçlarını kendine mal etmesi, üniversitede ensesi kalın hocanın asistanların yaptıklarını, sanatçının da yardımcılarının yaptıklarını kendine mal etmesi… – bunlar kapitalist girişime dahil değildir, hedeflerinin de finansal kazançla hiçbir alakası yoktur. Ama bu kişiler de patrondur; genel anlamda patronun özgül örnekleridir ve herhangi bir efendi-arzunun hizmetine koşulmuş tebanın çabasını (conatus) esir alırlar.

ESİR ALMAK, bedenleri başkasının hizmetinde hareket ettirmeyi
varsayar. Dolayısıyla harekete geçirme esir almanın kurucu endişesidir. Zira nihayetinde, insanların aslen kendilerine ait olmayan bir arzuyu gerçekleştirmek uğruna eyleme geçmeyi “kabul etmeleri” gayet tuhaf bir durumdur. “Başkaları hesabına harekete geçmeyi” bu denli büyük ölçekte yaratabilmek için gereken muazzam toplumsal emeği gözlerden gizleyebilecek tek şey, alışkanlığın gücü, yani içinde yaşadığımız ve her yerde mevcut olan patronluk ilişkilerinin gücüdür. Belli bir soyutlama düzeyinden bakıldığında, hizmete alma ilişkisinin biçimsel özdeşliği, farklı örneklerin içerik ve yapısının özgüllüğünden hiçbir şey eksiltmez: Kapitalist patronun tamamen kendine özgü “yöntemleri” vardır ve bunlar ne sefere çıkan patronun ne de üniversitedeki patronun yöntemlerine
benzer. Kapitalist patronun yöntemi öncelikle paradır. Peki bu zaten herkesçe bilinen bir şey değil mi?

Şüphesiz öyle, ama bu durumun işaret ettiği deneyimin alelade olması, derinliğini zerre kadar azaltmaz. Belki de kapitalist patron, özgüllüğüne rağmen, genel anlamda patronluğun nasıl işlediğini, diğer türlerine kıyasla, çok daha iyi gösterebilir. Kapitalist patron, çıkarına, yani arzusuna binaen iş görür – bu noktada Spinoza’yı tekrarlayabiliriz: intéressé sive appetitus (çıkar, yani arzu). Herkesin hoşlanmayacağı türden bir özdeşliktir bu. Daha doğrusu, sonuçlarından hoşlanmayacağı bir özdeşlik. Zira insanın özü gereği arzulayan bir varlık olduğu ortaya konduğunda, söz konusu özdeşlik bakımından, insanın tüm davranışlarının çıkara dayalı olduğunu söylemek zorunluluğu ortaya çıkar – “İyi de o zaman, sahici ilişkilerin sıcaklığından ve duyguların yüceliğinden geriye ne kalır ki?” diye sorar tabiatı itibarıyla çıkarcı olmayanlar. Hem hiçbir şey hem de her şey. Şayet saf bir özgeciliğe, yani kişinin kendisinden tamamen vazgeçecek kadar benliğinden kopması düşüncesine körü körüne bağlı kalınırsa, geriye hiçbir şey kalmaz. Ama çıkarın yalnızca yararcı hesaplar açısından “çıkar” teşkil eden şeye indirgenmesine biraz olsun direnilebilirse, o zaman her şey kalır. Çıkar, tatmin olmak demektir, yani arzu nesnesinin bir başka adıdır ve bu nesnenin sonsuz çeşitliliğini barındırır. Peki kişinin kendi arzusuna yönelik olarak çıkar güttüğünü yadsımak mümkün müdür? Şayet mümkün değilse, ekonomik arzu diye sınıflandırılamayacak arzu nesnelerine yönelik çıkarlar nasıl yadsınacaktır? Hediyeye teşekkür edilmesini ummanın, aşkına karşılık beklemenin, cömertlik sergilemenin, kişinin kendi azametinden ya da iyilikseverlik imajından simgesel kâr elde etmesinin, yani aleni hesaplardan “sadece” başka tarzda kâr-zarar hesabı yapmanın da çıkar içerdiği nasıl yadsınacaktır? Şurası muhakkak ki bunlar, çok güçlü olan başka tür bir arzudur: Mütemadiyen çıkara rağmen büyüyen coşkunun doğurduğu arzudur; öyle ki çıkarcı olmayanlar, en başta mücadele etmeye niyetlendikleri yararcı indirgemenin adeta kurbanı olurlar sonunda. Hesaplamalardan taşıp gelen buz gibi sulara set çekmeyi vazife edinen bu kişiler, çıkar adını düşmanlarına hasretmek istemiş, üstelik de bunu sırf iktisat teorisi ve yararcılık felsefesi o şeylere çıkar adını verdi diye yapmıştır; bunun da bedeli hem bu adlandırmayı doğrulayarak söz konusu indirgemeyi tasdik etmek, hem de öyle bir kavramın kapsamına sırt çevirmek olmuştur ki o muazzam potansiyelinden vazgeçmeyi hiçbir şey haklı çıkaramaz. Bu kavram hangi yoldan giderse gitsin, tuttuğu yol akla gelebilecek her türlü ötekinin içinden geçer hep; arzu olarak varlığını sürdürme çabası ancak birinci tekil şahısta sarf edilebilir, dolayısıyla da bunu gerçekleştiren kişinin ister istemez çıkar güttüğünün söylenmesi icap eder. Kişinin arzusu vermek, yardım etmek, dikkat ya da şefkat göstermek olsa bile böyledir bu. O halde genel itibarıyla arzu -açık seçik ekonomik çıkardan (“para birimleriyle hesaplanma” kılığına bürünen çıkarın tarihsel olarak oluşmuş ifadesi) tutun, stratejik biçimlere bürünmüş ve insanın kendisine az çok itiraf ettiği çıkarlara, oradan da ekonomiyle en az ilgili olan, hatta ekonomiye karşıt olan ahlaki, simgesel ve ruhsal çıkarlara
varıncaya kadar- her tür çıkarı bünyesinde toplar. Kapitalizmdeki toplumsal ilişkiler, salt iktisada dayalı yorumların hayal edemeyeceği kadar çok yararlanır bu yelpazeden; bunu da kavramsal olarak bütünlüklü bir tasavvuru imkansız kılmaksızın yapar… ama elbette birleştirici bir kavrama -örneğin conatus kavramına, yani bütün çıkarların temelinde yatan arzu gücüne, her tür köleliliğin temelinde yer alan bu çıkar (arzuya) başvurmak şartıyla.*

*Lordon F. Kapitalizm Arzu ve Kölelik. Metis yay. 2013.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir