İnsanların düşünemedikleri ütopya kavramı…

Sosyalizm on dokuzuncu yüzyıl Avrupa’sının üzerine bir ütopya olarak çökmüştür. Bu ifade, kesinlikle şu iki tepkiden birisine yol açar: ya kendini, insan iradesinin uçan halısından ziyade tarihsel gereksinimin sağlam vasıtasında daha güvende hissedenlerin kızgın protestolarına ya da dünyamızın, eşitliğe doğru yapılan sonuçsuz girişimler tarafından sık sık ziyaret edilmeseydi çok daha mutlu bir yer olacağını düşünenlerin dostane gülümsemelerine. Hem protestolar hem de gülümsemeler -kabul ediyorum ki-, ‘ütopya’ kavramının kamu zihninde tortulaşan anlamınca, kısmen haklı çıkarılmaktan daha fazlasını elde etmiştir. Ama benim kullanmayı önerdiğim anlam bu değildir.

Gündelik konuşmada oldukça sık karşımıza çıkan ‘ütopya’ kelimesinin bağlamı, bir fikri, bir projeyi, bir beklentiyi ‘sadece ütopya’ olarak ayıplama ifadesidir. Bu ifade tartışmanın sonunu işaretler, başını değil. Birileri hâlâ, bu hükmün özel bir durumda uygulanıp uygulanamayacağına emin olmak için münakaşayı devam ettirebilir, ancak uygulanabilse bile, söz konusu fikrin muhtemel gerçek değerinin daha ayrıntılı izahı çok az anlam ifade edecektir. İtham, fikrin, önü alınmaz bir fantezinin hayal dünyasına ait, bilimsellik dışı, gerçeklikle anlaşmazlık içindeymiş gibi değerlendirilerek terslenmesine ve geri dönülemez şekilde reddedilmesine varır -başka bir ifadeyle itham, fikrin, bilimsel söyleme güvenli mesafede tutacak şekilde sınırlarını çizen bütün bu özelliklerle yüklüdür.

Bu işlem, fikri, asıl gerekçelerine başvurmaya artık gerek duymayan, tamamıyla baştan savma bir işleyişe dönüştürmeye yetecek şekilde yapılır. Herhangi bir kişi, ütopik düşünüşün içine düştüğü itibarsızlığın, modern bilim kümesinin kati olarak insan eylemi haritasından çıkartmaya çalıştığı, maceracı insan zihninin abartılı ve saçma yolları olan büyü, din ve simya tarafından paylaşıldığını varsayabilir. Başlangıçtan itibaren atıl, gerçeklikte temelleri bulunmayan gerçek dışı bir plan olarak tanımlandığından, ütopya, geri dönülemez şekilde yanlış fikirlerin arasına dökülür ki bu aslında insanın ilerlemesini ve insan çabasını, aklın ve rasyonalitenin yollarından ayırarak aksatır. Başat kullanım, Thomas More ’un terimini, bilerek yaratılan belirsizliğinden sıyırarak ve onu esasen birbirinin içerisine geçmiş iki anlamından birisine – ‘var olmayan bir yere (artık arzulanacak bir yer ile, ‘eutopia’ ile ilişkisi yok)- indirgeyerek, ütopyanın tarihsel konu dışı olma durumunun kendini gerçeklemesine hizmet eder. Öneminin sonradan anlaşılması fırsat bilinerek, ortaya konulan planlar tahminler olarak sınıflandırılırken, ‘ütopya’ ismi, gerçekleştirmeyi başaramayanlara ayrılır.

Ütopyalara, yanlış çıkan tahminler ya da kendi gerçekçiliğini ispatlamayı başaramayan planlar olarak muamele etmenin yetersizliği, eğer sadece insanlık tarihinin her anının, az ya da çok, açık uçlu bir durum olduğunu kabul edersek belirginleşir; kendi geçmişinin yapısı tarafından tamamıyla belirlenemeyen ve bünyesinden birden fazla olay dizisinin çıkabileceği bir durumdur bu (sadece öznellik içerisinde, kendi bilgimizin durumunu göz önüne alma anlamında değil, nesnel anlamda da, sadece eğer kusursuz bir araştırma ve veri işleme teknolojisi el altında bulunabildiğinde, bugünle ve geçmişle ilgili toplanabilecek tüm bilgimizin vaziyetini değerlendirerek). Kişiler, der C. Wright Mills, “kendi eylemleri hakkındaki tahminlerin farkına varabilirler, kendilerini bunlara göre yeniden yönlendirebilirler ve çoğunlukla yönlendirirler de. Tahminleri yanlış ya da doğru çıkarabilirler. Yapacakları şey, henüz, çok iyi bir tahmine bağlı değildir. Belli bir özgürlüğe sahip olana kadar insanların yapabilecekleri rahatlıkla tahmin edilebilir olmayacaktır.” Mills’in üzerinde durduğu nokta (insanın basite indirgenen, ‘tepki gösteren imajının ve davranışsalcı paradigmanın hâkim olduğu bir dönem için oldukça radikal bir nokta), gelecekle ilgili ifadelerimizin başlangıçtan itibaren açıkça öngörmeye çalıştığı olayların asıl gidişatı ile kıyaslanmak üzere kitap raflarında edilgen halde bekleyen salt tahminler olmaktan uzak bir şekilde, söz konusu geleceği şekillendiren etkin faktörler haline gelmeleriydi. Tarihin gidişatını ne yöne saptıracakları bu ifadelerin yalnızca içeriğine bağlı değildir. Bazılarına göre sapmalar, içsel olarak tahmin edilemeyen dik kafalı insan praksisini dayanak alır. Eğer öyleyse, tahminler veya daha genel olarak gelecek tasavvurları hakkında sorulacak doğru soru, bunların sonraki olaylar tarafından doğrulanması veya yanlışlanması değil, bu olayların, kamu zihnindeki söz konusu tasavvurların varlığı tarafından hangi yönde ve ne dereceye kadar etkilene veya yaranla geldiğidir. Thomas Cariyle tarihi “hapsedilmiş bir peygamberlik” olarak tanımlamıştır; Oscar Wilde “Ütopya’yı içermeyen dünya haritası, İnsanlığın her zaman yer bulduğu o ülkeyi dışarıda bıraktığı için göz atmaya bile değmez” fikrini ortaya koymuştur; Anatole France bilimle zehirlenen kendi çağdaşlarını “başka zamanların ütopyaları olmadan, insanlar hâlâ mağaralarda, sefil ve çıplak halde yaşıyor olurlardı” sözleriyle uyarmıştır. Ve Gabriel Tarde, yerindeliğiyle adeta naif şu soruyu öne çıkartmıştır: “Daha olmamış geleceğin, şimdiyi, artık bırakılması gereken geçmişten daha fazla etkilemesi, bana ne daha çok ne de daha az makul gelmektedir”. Tüm bu düşünürlerin, sadece ütopya ve onun etkin tarihsel rolü meselesiyle değil, çok daha geniş bir insan doğası sorusuyla cebelleştikleri görülebilir.

Kültürü, öğrenmeye, yaratıcılığı baltalamaya indirgeyen muhafazakâr bakışa radikal karşıtlık, alışılmışın dışındaki insan varoluş kipinin, tam olarak belirli olmayan ve aynı zamanda, tekrar ve tekrar, en kalın şekilde tabakalaşmış alışkanlık kalıplarını bile tahrip etmeye muktedir olması bakımından geçmişten niteliksel olarak ayrı olan bir zaman kipine, geleceğin biricik fenomenine bağlı olduğu varsayımıyla başlar. Kültürün en çarpıcı ayrıştırıcı özelliği, öğrenmeyi reddeden, şartlandırıcı baskıya direnen, göz önüne getirilebilir herhangi bir fiziki duyu tarafından algılanmayan “uyarıcıya” “tepki veren” (birçok bilim insanı tarafından bilimsel girişimin başarısı adına sıklıkla engellenilse de) kötü şöhretli insan kabiliyetidir. İcat kabiliyeti ve inatçılığa varan özgünlük, insanları, en az öğrenme yetenekleri ve şartlandırılma kapasiteleri kadar karakterize ederler. Bazı düşünürler itirazlarında ‘öğrenen insan imajının aksi yönünde öyle ilerlerler ki, yukarıda resmedilenin tam karşısında bir duruş sergilerler, mesela Teilhard de Chardin: “Sonunda, bilimsel anlamı yaratanlar gerçekçiler’ değil Ütopyacılar olmuştur. Onlar, hayalleri gülümsememize yol açsa da, en azından, insan fenomeninin hakiki boyutlarına dair bir hissiyata sahiptirler” der…*

*Bauman Z. Sosyalizm. Heretik yay. 2016.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir