Bilinç Dışında Bir Olgular Dünyası Var mıdır ? Ya da bilincin dışında bişeyler var mıdır..?

Bilimsel etkinliğe başlayabilmek için gerekli olan temel kabullerin, inançların başında, bilincimizden bağımsız olarak, dış dünyada nesnel bir gerçekliğin ve bu gerçeklikte yer alan olguların var olduğuna inanmak gelir. Einstein’ın bu konudaki sözleri çok açıktır: Onu algılayan süjeden bağımsız bir dış dünya inancı, bütün doğa bilimlerinin temelidir (Isaacson 2010, 339). Aksi halde, gömleğin ilk düğmesi yanlış iliklenince nasıl ki diğerleri de yanlış giderse, bir dış dünyanın var olduğuna inanmayan birisinin, diğer ön kabullere inansa bile, bilim yapabilmesi mümkün değildir. Nitekim dış dünyada, bilinçten bağımsız bir dünyanın var olduğuna inananlar olduğu gibi, inanmayanlar da vardır.

Felsefenin doğuşunu borçlu olduğumuz doğa filozofları bilinç dışında bir evrenin var olduğuna inanmak suretiyle, bu evreni anlamaya çalışmanın değerli bir uğraş olduğunu kabul etmek konusundaki ilk örnekleri vermişlerdir. Bu filozoflar, var olanların nedeninin ne olduğunu araştırarak doğayı düşüncenin temel sorunu haline getirmişler ve böylece doğa felsefesinin çerçevesini çizmişlerdir.

Doğa felsefesi, Antik Çağ’ın en büyük doğa araştırmacısı olan Demokritos ile gelişiminin en yüksek seviyesine ulaşmıştır. Varoluş ile ilgili çok kesin bir görüş ortaya koyarak, bilinçli bir mateıyalist yaklaşım sergilemiş olan Demokritos, madde ve maddenin devinimleri ile değişimleri dışında hiçbir şeyin var olmadığına inanmış, var olanın veya gerçek olanın sadece madde olduğunu, maddenin evrenin gerçek veya temel kurucu unsuru olduğunu, sadece duyumlarla algılanabilen varlıkların, süreçlerin veya içeriklerin var olduğunu, gerçek olduğunu savunmuştur. Bilinçten bağımsız bir varoluşa sahip olduğunu düşündüğü dış dünyada mekanik yasaların ve zorunluluğun egemen olduğunu savunarak mekanist bir doğa biliminin temellerini de atmış olan Demokritos ile doğa felsefesi aynı zamanda son noktasına ulaşmıştır. Çünkü diğer yanda doğadan çok insanla ilgilenen, etik, siyasal ve toplumsal sorunlar üzerine yoğunlaşan, var olan değerleri eleştiren, bilim yapmak için gerekli olan temel kabullere inanmayan, bu yüzden kosmos üzerine yapılan araştırma ve soruşturmaların son bulmasına neden olan sofistler vardır.

Demokritos’un çağdaşı olan sofistler, nihilizmin, relativizmin ve septisizmin ilk örneklerini vermişlerdir. Nitekim sofistlerin kurucu filozoflarından Protogoras, kendisinden önceki doğa filozoflarının kosmosu anlama çabalarının boş bir uğraş olduğunu savunmuş, hatta karşı önermeler geliştirmiştir. Diğer bir sofist filozof Gorgias ise, doğa felsefesine sıcak bakmamanın ötesine geçerek, varlık üzerine bir bilginin olanağını ortadan kaldırmaya çalışmıştır. “Varlık var mıdır?” sorusuna “yoktur” yanıtını vererek immateryalist (maddetanımaz) bir tavır segileyen, bilinçten bağımsız bir dış dünyanın var olduğuna inanmadığını açıkça ortaya koyan Gorgias, varlığı bir duyum ve algı problemi olarak ele almıştır. Varlığın var olmasının, bilinmesinin ve de bir başkasına aktarılmasının mümkün olmadığını ortaya koyduğu ünlü üçlü savı şöyledir; “hiç bir şey yoktur, bir şey varsa bile bilinemez, bilinse bile başkalarına bildirilemez.”

Yunan felsefesinin sofistlerden sonra gelen üçüncü dönemini, yani sistematik dönemi başlatmış olan Platon’un sofistlerden farkı, bilinçten bağımsız bir dış dünya olduğunu kabul etmiş olmasıdır. Dışımızda bir dünya olduğuna inanmış, fakat bu dış dünyanın gerçek olmadığını düşünmüş olan Platon, gerçek olanın, tikelleri aşan gerçek varlıklar, idealar olduğunu, ideaların duyulur şeylerden her bakımdan daha “gerçek” olmalarını gerekçe göstererek onların düşünülebilecek tek “gerçeklik” olduğunu savunmuştur. Bununla birlikte Platon’un idealar öğretisiyle ortaya koyduğu temel görüş genellikle “realizm” diye nitelense de aslında tam karşıt konumda bulunan bir görüşe, “idealizm”e karşılık gelmektedir.

Düşünülür evren, duyulur evren ayırımı yapmış ve gerçek olanın düşünülür evren olduğunu savunmuş olan Platon, idealist evren tasarımının ilk ve en güzel örneğini ortaya koymuştur. İdealist evren tasarımı; var olan her şeyi “düşünce” ye bağlayıp ondan türetir. Düşünce dışında nesnel bir gerçekliğin var olmadığını, başka bir deyişle düşünceden bağımsız bir varlığın ya da maddi gerçekliğin bulunmadığını savunur. Evrenin yalnızca düşüncelerin, zihnin, ruhun, ya da daha doğrusu, fiziksel evren var olmadan önce var olan ideanın bir yansıması olduğuna inanır. İdealizm bu ön kabulüyle, varlığın düşünceden bağımsız olarak var olduğunu kabul eden realist, materyalist ve natüralist evren tasarımlarının tam karşısında yer alır. Evrenin temellendirilmesinde en önemli görevi, bilince ya da maddi olmayan zihne veren idealist evren tasarımının temelleri, Platon tarafından atılmış olmakla birlikte, daha sonra çeşitli filozoflarca sunulan tasarılarla güçlendirilmiştir.

Bilinçten bağımsız nesnel bir dış dünyanın olduğuna inanmış, ama bu nesnel dünyayı bilme ve anlama çabasının değerli bir uğraş olduğunu kabul etmemiş olan Platon’un eksiğini, öğrencisi Aristoteles gidermiştir. Aristoteles, bilinçten bağımsız nesnel bir dış dünyanın olduğuna inanmakla kalmayıp, bu dünyayı bilme ve anlama çabasının değerli bir uğraş olduğunu da kabul etmiştir. İşte bu tavrından dolayı, realist evren tasarımının asıl çerçevesini çizen kişinin Aristoteles olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Çünkü Platon için gerçekten var olan, uzay ve zamanın ötesinde, öznenin dışında, duyularla değil, yalnızca tinsel olarak anımsama yoluyla kavranabilen idealardır. Aristoteles içinse gerçekten var olan, duyularımızla algıladığımız, şu diye gösterdiğimiz bireysel varlıklardır.

Platon’un idealar kuramına kesin bir biçimde karşı çıkan Aristoteles, bilinçten bağımsız bir dış dünyanın var olduğuna, evrenin gerçek olduğuna, elle tutulup gözle görülecek biçimde var olduğuna, hiçbir koşulda yadsınamayacağına inanmıştır. Aristoteles’e göre evrenin var olmak için insan bilincine ve deneyimine ihtiyacı yoktur. Evrenin somut, olgusal, zihinden bağımsız bir varlığı bulunmaktadır. Evren algıdan ve duyumlardan bağımsız biçimde kuramsal bir kuruluşu olmaksızın kendi başına vardır; belli bir tözü, maddi, fiziksel ya ela nesnel bir varlığı bulunmaktadır.

Aristoteles’in realist evren tasarımının en güzel örneklerinden birini ortaya koymuş olduğu görülmektedir. Realist evren tasarımına göre evren, bilenden, bilinçten, yani insandan bağımsız olarak kendi başına var olabilendir. Nesneler göründükleri, olaylar da aynı oldukları gibidirler. Evren düşünceden ayrıdır; var olduğu düşünülen her şey bilen özneden, bilinçten, algılayan ya da duyumsayan insandan bağımsız olarak kendi başına bir varlığa sahiptir.

Aristoteles, bilinçten bağımsız nesnel bir varlığa sahip olduğuna inandığı dış dünyanın insan için anlaşılabilir olduğuna ve bu dünyayı bilme ve anlama çabasının değerli bir uğraş olduğuna da inanmıştır. Ona göre, “bütün insanlar, doğal olarak bilmek isterler. Duyularımızdan aldığımız zevk, bunun bir kanıtıdır”

Platon, gerçek olmasa da, bilinç dışında bir dünya olduğunu kabul etmiştir. Ne var ki, dışımızda bir dünya olmadığına inananlar da vardır. Platon benzeri idealist düşünce yapısının daha ileri bir sürümünü ortaya koymuş olan, Yeni Çağ İngiliz deneyciliğinin önde gelen isimlerinden George Berkeley, bilinç dışında bir dünya olduğu inancını taşımayanlardandır. Berkeley, evrende yalnızca ruhların ve bu ruhların idelerinin var olduğunu, buna karşılık maddenin var olmadığını öne sürmüştür. “Dünyayı duyumlarım aracılığıyla yorumlarım, bu nedenle, var olduğunu bildiğim tek şey duyu izlenimlerimdir.” diyen Berkeley’e göre, elde tutulan elmanın var olduğu söylenemez. Tüm söylenebilecek, onun görüldüğü, hissedildiği, koklanıldığı, tadıldığıdır. Aksi halde, gerçekte bir maddi dünyanın var olduğu hiçbir şekilde söylenemez.

Bilim yapmaya pek de uygun olmadığı görülen bu yaklaşımıyla, tinsel tasarımlara doğa ve deney karşısında öncelik tanıyan Berkeley, deneysel gerçeklikteki nesneleri idelerle açıklar. Gerçekliğin zihinden bağımsız olmadığını, “dış dünya” adı verilen bütünün bir şekilde zihnin eseri olduğunu, gerçekliğin var oluşunun, bir zihne ve bu zihnin etkinliğine bağlı bulunduğunu savunur. Eş deyişle, varlık zihinden bağımsız değildir. Gerçeklik bütünüyle psişik, tinsel ya da zihinseldir. Madde, fiziki olan, var değildir. Doğrudan algıladığımız her şey kendi zihnimizdeki idelerdir. Doğuştan düşünceler yoktur. Tüm idelerimiz algısal deneyin sonucudur. Zihin hallerine, zihinsel süreçlere ilişkin bilgi dışında hiçbir bilgi olanaklı değildir.*

*Erdoğan E. Bilim ve metafizik üzerine tarihsel bir soruşturma. Arkeoloji ve sanat yay. 2011.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir