Hayat bu kadar…

Yedi hafta geçti o günden bu yana, bense, cenazede şiddetle duyduğum yazma isteği, intihar haberini aldığım anda olduğu gibi boğucu bir dilsizliğe dönüşmeden işe koyulmak, annem üzerine yazmak istiyorum. Evet, işe koyulmak: çünkü annem üzerine yazma gereksinimi zaman zaman kendiliğinden ortaya çıkıverse de, henüz öylesine belirsiz ki, böyle durumlarda yapacağım gibi daktilo başına oturup sürekli aynı harfe basıp durmamak, çalışmak için kendimi zorlamam gerekecek. Böylesi bir tedavinin bana hiçbir yaran olamayacağı bir yana, beni ancak daha da edilgen, çevreme karşı daha da ilgisiz yapardı. Uzaklara da gidebilirdim — yollarda, yolculukta, avare avare dolaşıp kafasızca uyuklayıp pineklemem daha az sinirime dokunurdu.

Her zamankinden daha tedirginim birkaç haftadır, dağınıklık, soğuk ya da sessizlikte ulaşılmaz gördüğüm her yün parçasını ya da ekmek kırıntısını kaldırmak için yere eğiliyorum Kimi zaman elimde tuttuğum şeylerin neden çoktan elimden kayıp düşmemiş olduğunu düşündükçe şaşakalıyorum, bu intihar düşüncesiyle birdenbire böylesine köreliyor duyularım. Yine de özlüyorum böyle anları, körelmişlikler tümüyle yittiğinde beyin aydınlanıyor çünkü. Sayesinde kendimi yeniden iyi hissettiğim bir dehşet duygusu bu: sonunda uzaklaşan can sıkıntısı, dirençsiz bir beden, yormayan uzaklıklar ve acı duymadan kayıp geçiveren zaman.

Böyle bir anda bana en dayanılmaz gelen şey, birinin bir bakışla, dahası bir sözle ilgisini belirtmesi olabilir: Hemen gözlerini kaçırıyor insan, ya da karşısındakinin sözünü kesiyor; o anda yaşadıklarının anlaşılmaz ve iletilmez olduğu duygusuna gereksiniyor çünkü: yaşanılan dehşet, kişiye ancak o zaman gerçek ve anlamlı gelebiliyor. Duruma değinilir değinilmez ise, hemen yeniden boy gösteriyor cansıkıntısı, konu yeniden elden kayıp gidiyor.

Gene de zaman zaman insanlara anlamsızca annemin intiharından söz açıyor, karşılık vermeye cesaret ederlerse, öfkeleniyorum. Böyle anlarda konunun hemen geçiştirilmesini, herhangi bir şeyle alaya alınmayı yeğlerdim. James Bond’a son filminde, az önce merdiven parmaklığından aşağıya savurduğu düşmanın ölüp ölmediği sorulduğunda, umarım ölmüştür’ diye yanıtlaması gibi, rahatlayarak gülmek zorunda kalıyordum ben de. Ölüm ve ölmek üzerine şakalar dokunmuyor bana, dahası iyi bile geliyor.

Ürkü anlarıysa hep çok kısa, ürkü anlarından çok sanki gerçek değilmiş duyguları bunlar, birkaç saniye sonra geçiyor yine herşey; hele yanında biri varsa, karşısındakine az önce kabalık etmiş gibi, aklını başına toplayarak, hemen onunla ilgilenmeye koyuluyor insan.

Ayrıca, yazmaya başlayalıberi, sanırım onları alabildiğine kesin ve ayrıntılı betimlemeye çalıştığımdan olacak, benden uzaklaşmış, ardımda kalmışa benziyor öylesi durumlar. Betimlerken, yaşamın kapanmış bir evresiymiş gibi onları hemen anımsamaya başlıyorum, ve bu anımsama ve dile getirme çabası beni öylesine yoruyor ki, son haftaların kısa süren düşleri bana şimdiden yabancılaşmaya başlıyor. Arasıra öyle ‘durumları’ yaşıyordum işte: günlük düşler, artık yıllanmış o BAŞLANGIÇ düşlerinin bu kimbilir kaçıncı kez yinelenmeleri, birdenbire bölünüp parçalanıyor, sızlıyor bilinç, boşalıveriyordu içi.

Artık geçti, öyle durumları yaşamıyorum. Yazarken, kaçınılmaz olarak eskilerden, aşılmış bir şeylerden, en azından yazma süreci boyunca aşılan bazı şeylerden yazıyorum. Her zamanki gibi yazınla uğraşıyorum yine, dışa yönelip, nesneleşip, bir anımsama ve dile getirme aracına dönüşerek. Ve öyküsünü yazıyorum annemin, hem annemi ve onun ölüme nasıl sürüklendiğini, bu ilginç intihar olayını, belki de dinsel, ruhbilimsel ya da toplumsal bir düşyorumu çizelgelerinden birinin doğrultusunda kolayca aydınlatabilecek herhangi bir yabancı gazeteciden daha iyi bildiğimi düşündüğümden, hem de kendim için, yapacak bir şeyler olunca canlandığımdan ve sonunda, bu özgürce seçilen ölüme, başka bir biçimde de olsa, dışardan bakan bir gazeteci gibi bir olay gözüyle yaklaşabilmek istediğimden.

Kuşkusuz, gelişigüzel açıklamalar bunlar, daha başka, yine gelişigüzel açıklamalarla değiş-tokuş edilebilirler. Kısa süren dilsizlik anlan oluyordu ve onları dile getirme gereksinimi -yazma nedenlerim- oldum olası hep aynı kaldı.*

*Handke. Mutsuzluğa Doyum. Ada yay. 1985

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir