Koronavirüs günlerinde edebiyat notları…Dikkat ağır edebiyat içerir..!

İnsan yaşamının herhangi bir anlamı ve değeri var mıdır? Bu soruyu sorarken yanılsama içerisinde değiliz. Ortaya, bugün bize sadece anlatılması düşen bir hakikatin sahipleri olarak çıkamayacağımızı da pekala biliyoruz. Bu hala çözülmemiş bir sorun olarak karşımızda dururken, onu çözme girişiminden vazgeçemeyiz. Modem çağımızın, bize, çözüme ilişkin hiçbir güvence verememesi, daha detaylı bir biçimde incelememiz gereken bir konudur. Fakat, böylesi bir güvencenin bizim için vazgeçilemez olduğunu göstermekte, incelikli tezlere gerek de yoktur. Türlü türlü etki altında kalıp, bitmez tükenmez sorunlarla kuşatıldığımız bir labirentte herhangi bir anlam ya da amaç birliğinin farkına varmak bizler için oldukça güçtür. Yaşam, ayrıca, boş bir oyundan ibaret de değildir; çaba ve zahmet, fedakarlık ve feragat gerektirir. Bu kadar çabalamaya, zahmet çekmeye değer mi? Bütünün menfaati, kısmi riskleri ve kayıpları telafi edebilir mi? Yaşamın sürdürülmeye değer olduğunu doğruladığımızda, bizi haklı çıkarabilir mi? Bu soru, spekülatif bir menfaatten daha fazlasını içerir; çünkü, yüce bir ideale duyduğumuz inanç, etkinliğimizin her bir parçasına sevinç ve haz aşılamadıkça, yaşamın en yüksek olasılıklarının farkına varmamız mümkün değildir.

Bazı devirlerde bu sorunun rafa kaldırıldığı doğrudur. Gelenekler ve toplumsal zorunluluklar bize, önümüze konan hedeflerin geçerliliğinden kuşkulanmamıza yer bırakmayacak kadar kesin bir doğrultu çizer. Fakat kuşku duymaya, tüm yapının temelinde bulunan varsayımları sorgulamaya bir kez olanak tanındığında, hainlik kavurucu bir yangın gibi yayılır. Biz üzerinde düşünmeye devam ettikçe, sorun daha da karmaşık bir hal alır. Yaşamın görünürdeki bütün karışıklığına rağmen, yine de bir anlam ve değere sahip olduğunun, sürdürülmeye değdiğinin kesinlikle söylenebileceğini ispat etmeye kalkıştığımızda da, gücümüzü fazlaca zorladığımızı görürüz. Felç edici bir kuşku, çağımızın yaşam enerjisini alıp götürmektedir. Bunun açık bir kanıtını, bütün şaşırtıcı başarılarımıza ve gösterdiğimiz sürekli ilerlemeye rağmen, gerçekten de mutlu olmayışımızda bulabiliriz. Her yanı saran bir güven ve emniyet hissinden çok, insanın önemsizliğini vurgulama ve evrendeki konumunu küçümseme eğilimi hakimdir. Daha detaylı bir inceleme, yaşamı birleştirmeye yönelik samimi bir çabanın varlığını ortaya çıkartır; fakat, böylesi bir çaba varolsa bile, benimsenen yöntemler, birbirinin karşıtı olacak kadar büyük farklılıklar taşır. Temelde farklı biçimler alsalar da, alternatif sistemler, alternatif idealler, onların bir parçası olmamızda ısrar ederler. Ve bunlardan hiçbiri, diğerlerinin karşısında, açıkça ve ikna edici bir biçimde üstün olmadığından, birbiriyle çatışan eğilim ve ölçütler hala gündemimizdedir. Birine göre yüce bir iyiliği simgeleyen, diğerine mutlak kö­tülüğü çağrıştırabilir ve insan bir diğerinin içini coşkuyla dolduran şeyi çok sert bir biçimde kınama hakkına sahip değildir. Böylece, bize ulaşan çok sayıdaki tikel veri karşısında, yaşamı bütünüyle ele almada acıklı bir yetersizliğe, amacımız ve buraya giden yolun doğası hakkında da giderek büyüyen bir belirsizliğe eğilim göstermek durumunda kalırız. Bu durum da bizi, böylesi bir karanlığa, kuşkuya ve yadsımaya rağmen, yaşamdan hala bir anlam ve değer çıkartmayı becerip beceremeyeceğimiz, ve birbiriyle çarpışan karşıt unsurların bir şekilde büyük, yapıcı bir fikirle sonuçlanıp sonuçlanamayacağı sorusuyla karşı karşıya getirir.

Bu soru, biz yaşamı bir bütün olarak ele almaya hazır olmadıkça yanıtlanamaz; ancak o zaman yaşamın değeri hakkında bir yargıya varabileceğimiz bir konumdayız demektir. Fakat, yaşamı bir bütün olarak kavramamız nasıl mümkün olur? Gerçekte, böylesi bir girişimde bulunmaya itiliriz; mutluluk özlemimiz -kendilerini geçen ama tamamen bırakamayan ve fakat her şeyi-kapsayıcı bir amaç aramak zorunda olan akılcı varlıkların özlemi- bunu gerektirir. Fakat bu talep, tüm ısrarcılığına, onu ortaya çıkaran duygu ve tutkuların derinliğine rağmen, ayırt edici bir biçimde insana ait olan o alanın dışına çıkılmaksızın, karşılanamaz. Çünkü insanın yaşamı, ayrılmaz bir biçimde, evrenin yaşamına bağlıdır: Yani insan, evrenin içinde sahip olduğu konumu belirlemeli, faaliyetlerini ona atıfla düzenlemeli, nesnelerin ve kendi öz doğasının hakikatiyle çelişen bir mutlulukta ısrar etmekten sakınmalıdır. öyleyse, insanın mutluluk arzusuyla hakikatin gereklerini uzlaştırmanın bir yolu var mıdır? Hakikat ile mutluluğun bu uzlaşması, kuşkusuz, yaşamın önemini ve değerini korumak isteyen herkesin en değerli rüyalarındandır, fakat bu rüyanın gerçekleşme olanağı taşıyıp taşımadığı, başka bir sorundur. Böyle bir olanak taşısa bile, bu sorun hem sürekli, hem de ısrarcıdır. Bir tek zihin tarafından tasarlanmış değildir. Çağın en derinlerinde saklı olan bilincin ürünüdür; gelişmenin günümüzde ulaştığı düzeyin kaçınılmaz sonucudur. İnsanı bu denli yakından ilgilendiren bir sorunun felsefe için de bir sorun olması· gerektiği, felsefenin laf kalabalığından ibaret olduğunu düşünenler dışında, herkes tarafından kabul edilecektir…*

*Eucken R. Yaşamın anlamı ve değeri. İzdüşüm yay. 2000.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir