Afrika Amerika ve John LOCKE…

MODERNLİĞİN BAŞLANGICINDA, ticaret fırsatlarını genişletmeye hevesli olan Avrupalılar, diğer kültürler hakkında bilgilerini artırmaya çalışmışlardı. Çeşitli karşılaşmalar, onların kendilerine ilişkin duygularını ve fikirlerini karmaşık bir biçimde etkilemişti. Bazı AvrupalIlar, insan kültürlerinin çeşitliliği hakkında gittikçe artan farkındalıklarının, kendi inanışlarına ve toplumsal pratiklerine yükledikleri genel geçerlilik anlamıyla çeliştiğini gözlemlemişlerdi. Bu süreç günümüzde de devam etmektedir. Bununla birlikte, başlangıçta, farklılıkların mahkûm edilmesine daha sık rastlanıyordu. Hangi insan davranışının uygun olduğu sorusu, kimin insan sayılacağı sorusundan çok, kimin tam anlamıyla insan sayılacağının belirlenmesinde etkili oluyordu. Batı metafiziği adı verilen anlayışı sorguladığımız bugünlerde, yeni olmasına rağmen uzun zamandır unutulmuş olan bağlamı hatırlamamız hayati bir önem taşıyor; çünkü hâlâ belirleyici olan kavramlar, nihai formülasyonlarını bu bağlamdan almaktadır. John Locke sürekli olarak genişlemekte olan İngilizce konuşulan dünyada kurucu bir rol oynamıştır. Belki de onun, hem epistemolojinin bir felsefi disiplin olarak metafiziğin yerini aldığı Anglo-Amerikan felsefe geleneğinin kurucusu, hem de Amerika’nın olmasa bile, belli bir Amerika fikrinin yaratıcısı olduğunu iddia etmek abartılı olmayacaktır. Bu çalışmada, Locke’un epistemolojisi ile siyaset felsefesi arasındaki, ya da daha kesin bir şekilde ifade edersek, insan anlayışı ile hukuk anlayışı arasındaki gerilimi sergilemeye çalışacağım. Bu gerilimin hâkim şema tarafından marjinalleştirilmiş halkların daha sonraki tarihleri için tayin edici sonuçlan olduğu görülecek.

Hâkim uluslara mensup Avrupalılar yabancı kültürlerle karşı karşıya geldiklerinde, bu karşılaşmaya iktisadi, siyasi ve dini çıkarlar rehberlik ediyordu. Avrupa yayılmacılığına ticaret önderlik etmişti etmesine ama aynı zamanda fetih, köleleştirme ve vaftiz etme itkileri de eşlik ediyordu ona. On üçüncü yüzyıldan beri, Hristiyanlann köleleştirilmesine değilse de, köleciliğe alışmış olan on altıncı yüzyıl İspanyası’nda, Amerikan yerlilerini vaftiz etmenin meşruiyeti ve erdemli olup olmadığı ateşli tartışmalara konu oluyordu. İngilizler on yedinci yüzyılda ilk defa yoğun bir şekilde köle ticaretine giriştiklerinde, İngiltere’de ve İngiliz sömürgeciler arasında da vaftiz etme ile kölelik arasındaki ilişki üstüne benzer bir tartışma yaşanmıştı. Her ne kadar Afrikalılar, ortaçağ boyunca Akdeniz Avrupası’nda varolmuş özgür siyahlar ile siyah köleliğine yabancı olmasalar da, Kuzey Avrupa için böyle bir durum söz konusu değildi. Amerika’daki İngiliz çiftlik sahipleri, bu tartışmaya daha geç katılmış olmakla birlikte, kölelerin vaftiz edilmesinin kölelik kurumunu tehdit etmesinden çekiniyorlardı. Bu nedenle Carolina Temel Anayasası böyle bir durumun söz konusu olamayacağını açıkça belirtme ihtiyacını hissetmişti;

Merhamet bizim bütün insanların ruhları için iyilik istememizi şart koştuğuna ve dinimiz hiç kimsenin mülk veya haklarına dokunmadığına göre, kölelerin de, diğer bütün insanlar gibi, kendileri için en uygun olduğunu düşündükleri kiliseye girmeleri ve dolayısıyla her özgür insan gibi bu kiliseye mensup olmaları yasal olacaktır. Ancak hiçbir köle bu sayede efendisinin kendisi üzerinde sahip olduğu egemenlikten muaf tutulamayacak ve daha evvel tâbi olduğu durum ve koşullar aynen olduğu gibi kalacaktır.

Öyle görünüyor ki on yedinci yüzyılın sonlarında İngilizleri rahatsız eden şey, köleliğin insanlığa karşı işlenmiş bir suç olduğuna dair “modem” inanış değil, tarihten arta kalmış bir anlayış olan, Hristiyanları köleleştirmenin yanlış olduğu anlayışıdır. Gerçekten de 1660’lardan önce, köleleştirilmiş Amerikan yerlileri ile siyahların vaftiz olmaları karşılığında özgür bırakıldığını gösteren bazı kanıtlar mevcuttur. Bu olgu ve Hıristiyanlığın köleleri daha bağımsız kıldığına dair söylenenler, köle sahiplerini kölelerini kiliseden uzak tutmaya sevk etmişti. Birtakım istisnai kişilerin Afrikalı kölelere yapılan muamelenin aleyhinde konuşmuş olmaları, Amerika’da geliştirilmiş olduğu şekliyle köle ticaretinin sağlam bir savunusunun olmayışını daha da tuhaflaştırmaktadır. Anlaşılan, bu pratiğin arkasında o kadar güçlü bir ivme vardı ki, kendini savunmaya bile ihtiyaç duymuyordu.

Locke, Shaftesbury Ticaret ve Tarım İşletmeciliği İdare Meclisi’nin sekreteri olması sayesinde, köle ticaretinin iç işleyişi hakkında birçok çağdaşından daha çok şey biliyor olmasına rağmen, siyasetle ilgili yazılarında Afrika köle ticaretinden neredeyse hiç bahsetmemiştir. Locke’un Afrika’da yürütülen köle ticareti hakkında herhangi bir tereddütü olduğunu gösteren hiçbir kayıt yoktur. Kraliyet Afrika Şirketi’nin hisselerinden ikisinin sahibi olmuş ve 37 yaşında iken yukarıda alıntılamış olduğumuz Carolina Anayasasimn kaleme alınmasına katkıda bulunmuştu. Söz konusu belgede şöyle bir madde yer alıyordu: “Her özgür Carolinalı, sahibi olduğu Zenci köleler üzerinde, söz konusu köleler hangi fikre sahip veya dine vb. mensup olursa olsun, mutlak iktidar ve otorite sahibi olacaktır.” Locke böylelikle, köle sa­hiplerinin köleleri üzerindeki iktidarlarına meşruiyet kazandıran en uç çerçevelerden birinin kurulmasına yardım etmiş oluyordu. “Mutlak iktidar” ifadesini daha sonra Yönetim Üzerine İki İncelemede yer alan kölelik ile ilgili tartışmalarında da kullanmıştır. Mutlak iktidar bir yaşam ve ölüm iktidarıydı. Bir başkası üzerinde mutlak iktidar olan köle sahibinin kölelerine uygulayabileceği güç kendisine uygulayabileceğinden daha fazlaydı; çünkü köle sahibinin intihar etme hakkı yoktu. İnsan, yaşama hakkını kaybedecek şekilde davranarak köle oluyordu.*

*Bernasconi R. Irk Kavramını Kim İcat Etti. Metis yay. 2015

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir