Ütopik Hikayeler Serisi… Fantastik Edebiyat Notları…

Uzakta, galaksimizin diğer tarafında bize benzeyen canlıların – evler ve bombalar yapan, şiirler ve bilgisayar programları yazan tüysüz iki ayaklı hayvanların yaşadığı bir gezegen vardı. Bu varlıklar bir zihne sahip olduklarından bihaberdiler. Bu varlıkların, “isteme,” “niyet etme,” “bir şeye inanma,” “korku hissi” ve “hayret hissi” benzeri nosyonları vardı. Ne var ki onlar, bu nosyonların “oturma”dan, “soğuk alma”dan ve “seksüel bakımdan tahrik olma”dan bir hayli farklı zihin hallerine – özel ve ayrı türden hallere – işaret ettiği anlayışına sahip değillerdi. Bu varlıklar inanma, bilme ve isteme nosyonlarını ve kendileri kadar evcil hayvanları ve robotlarının da mutsuz ve kaprisli olmasıyla ilgili ifadeleri kullanmalarına rağmen, “ ………tümüyle inanıyoruz” ya da “…… gibi şeyleri hiçbir zaman yapmayız” dediklerinde kast edilen şeyin evcil hayvanlar ve robotlar için de geçerli olduğunu kabul etmezlerdi. Başka bir deyişle, bu varlıklar, yalnızca kendi türlerinin üyelerinin kişiler olduğunu kabul ediyorlardı. Ancak onlar kişiler ve kişi-olmayanlar arasındaki farkı “zihin,” “bilinç,” “ruh” ya da bu türden nosyonlarla açıklamıyorlardı. Gerçekte bunu hiçbir şekilde açıklamıyorlardı; onlar bu farkı sadece “bizim” ile başka her şey arasındaki farklılık olarak ele alıyorlardı. Onlar ölümsüz olduklarına inanıyorlardı ve aralarında, bu ölümsüzlüğü evcil hayvanlar ya da robotlar veya bunlardan her ikisiyle de paylaştıklarına inananların sayısı çok azdı. Fakat bu ölümsüzlük bedenden ayrılan bir “ruh” nosyonunu gerektirmiyordu. Ölümsüzlük, onlar için, tamı tamına, iyi insanların “cennette bir yere” ve kötü insanların, gezegenin yüzeyinin altında bir tür mağara olarak atıfta bulundukları yere doğru gizemli ve ani bir hareketi izleyen bedensel yeniden diriliş meselesiydi. Onların filozofları, her şeyden önce dört konuyla ilgileniyorlardı: Varlığın doğası, bedenin dirilişi için gerekli düzenlemeleri ayarlayan Bahşedici ve Kadir-i mutlak bir varlığın varoluşu ile ilgili kanıtlar, varolmayan objelerle ilgili söylemden kaynaklanan problemler ve çatışan ahlakî sezgilerin birbiriyle uzlaştırılması. Fakat bu filozoflar ne özne ve nesne, ne de zihin ve madde problemini formüle etmişlerdi. Onlarda da, Pyrrhoncu bir skeptisizm geleneği vardı, fakat “ide” ya da “algı” veyahut “zihinsel temsil” nosyonu bilinmediği için, Locke’un “idelerin örtüsü” de bilinmiyordu. Bazı filozoflar, tarihin ilk dönemlerinde merkezî bir yer işgal eden ve entelektüeller dışında hâlâ herkes tarafından savunulan ölümsüzlük inancının bir gün bütün hurafelerden temizlenmiş “pozitivist” bir kültürle yer değiştirebileceği öngörüsünde bulundu (Fakat bu filozoflar aradaki “metafizik” evreden hiç söz etmiyorlardı).

Demek ki, pek çok konuda, bu ırkın dili, hayatı, teknolojisi ve felsefesi bizimkine bir çok bakımdan çok benziyordu. Ne var ki, önemli bir fark vardı. Nöroloji ve biyokimya, teknolojik hamlelerin gerçekleştirildiği ilk disiplinler olmuştu ve bu filozofların sohbetlerinin büyük bir kısmı, kendi sinir halleriyle ilgiliydi. Çocukları sıcak sobaya yaklaştığı zaman, anneleri “O, C-liflerini uyaracak” diye bağırırdı. Bakmaları için kendilerine zekâ gerektiren görsel illüzyonlar sunulduğu zaman, onlar “Ne kadar tuhaf! Ona, kırmızı bir dikdörtgen olmadığını görebildiğim taraftan baktığım zaman hariç, G-14 sinir demeti titreme ya da ürpertiye neden oluyor” diyorlardı. Fizyoloji bilgileri, herkesin kolaylıkla oluşturamayacağı bir dilde her biri iyi-düzenlenmiş cümlenin, rahatça tespit edilebilir bir zihin haliyle kolaylıkla bağlantısı kurulabilecek kadar iyiydi. Bu hal, bir kimsenin bir cümleyi ağzından çıkardığı veya dile getirme yöneliminde olduğu veya işittiği her seferinde ortaya çıkmaktaydı. Keza bu hal bazen yalnız olduğumuzda da ortaya çıkmaktaydı ve insanlar bu gibi durumları, “Ben birdenbire S-296 haline girdim, bu yüzden süt şişelerini kırdım ” gibi sözlerle dile getiriyorlardı. Kimi zaman ise “ Bu bir file benziyor; fakat bana öyle geliyor ki filler bu kıtada yaşamaz, dolayısıyla ben onun bir mastodon olması gerektiğinin farkındayım” gibi şeyler söylüyorlardı. Fakat onlar aynı zamanda, bazen, aynı şartlar altında “Ben F-l 1 ile birlikte G -412’ye dolayısıyla S-147’ye de sahibim, bu yüzden ben onun bir mastodon olduğunun farkına vardım ” gibi şeyler söylerlerdi. Onlar mastodonları ve süt şişelerini, inanç ve arzu objeleri ve belli türde sinirsel süreçlere neden olan şeyler olarak düşündüler. Onlar, bu sinirsel süreçleri inançlar ve arzularla – mastodonların ve süt şişelerinin yaptığıyla aynı tarzda – nedensel etkileşim içinde olan şeyler olarak gördüler. Belli sinirsel süreçlere, kasıtlı olarak, kişinin kendisi-neden oluyordu (self-induced) ve bazı insanlar, kendilerinde belli sinir halleri meydana getirmede (inducing) diğerlerinden daha becerikliydi. Diğerleri ise pek çok insanın kendi başına fark edemediği belli özel halleri keşfetmede daha becerikliydi.

Yirmi-birinci yüz yılın ortasında, yeryüzünden bir araştırma heyeti bu gezegene gitti. Bu heyette, diğer bilgi disiplinlerinin temsilcilerinin yanı sıra, filozoflar da yer alıyordu. Bu filozoflar, gittikleri gezegenin sakinleriyle ilgili en ilgi çekici şeyin, onların zihin kavramından yoksun olmaları olduğunu düşündüler. Filozoflar, bir materyalistler grubu arasına düştüklerini söyleyip şakalaştılar ve bu gezegen için – önceki yüzyılda, yeryüzünün felsefe tarihinde Kartezyen düalizme karşı pek çok beyhude isyanlardan birini gerçekleştirmiş, merkezi Avustralya ve Yeni Zelanda olan, neredeyse tümüyle unutulmuş bir filozoflar okuluna atıfla – Antipodya adını vermeyi teklif ettiler. Bu ad kabul gördü ve böylece yeni zeki varlıklar ırkı Antipodlar olarak bilinir oldu. Yeryüzü nörologları ve biyokimyacıları, Antipodlar’ın bu alanlarda sergiledikleri bilgi zenginliğinden büyülenmişlerdi. Bu koııular hakkındaki teknik sohbete, neredeyse tümüyle sinir hallerine derhal yapılan referanslar yön verdiği için, Yeryüzünden gelen uzmanlar nihayetinde düşüncelerini, algılarını ve ham hislerini rapor etmek yerine kendi sinir hallerini (bilinçli bir çıkarım ­ da bulunmadan) rapor etme becerisi kazandılar. (Bereket versin, iki türün fizyolojileri de neredeyse aynıydı) Filozofların karşılaştıkları zorluklar hariç, geri kalan her şey iyi gidiyordu.

Heyette yer alan filozoflar, alışık olunduğu üzere, birbiriyle savaşan iki kampa bölünmüştü: Felsefenin Anlamı (significance) amaçlaması gerektiğini düşünen esnek-fikirli (tender-m inded) filozoflar ile Hakikati amaçlaması gerektiğini düşünen sabit-fikirli (tough-minded) filozoflar. İlk türdeki filozoflar, Antipodlar’ın zihinlerinin olup olmadığı ile ilgili gerçek bir problemin bulunmadığı düşüncesindeydiler. Onlar, diğer varlıkları anlamada önemli olan şeyin, onların dünya-içinde-olma tarzlarının kavranması olduğunu savundular. Antipodlar, her ne zaman Existentiale ‘i kullanırlarsa kullansınlar, buna, bir yüz yıl önce Heidegger’in “subjektivist” diye eleştirm iş olduklarını dahil etmedikleri apaçıktı. “Epistemolojik özne” ya da ruh/tin (spirit) olarak kişi nosyonunun, ne kendi tasvirlerinde ne de felsefelerinde yeri vardı. Esnek-fikirli filozoflardan bazıları, bunun Antipodların henüz Doğa ile Ruhu (Tin) birbirinden ayırmadıklarını ya da daha sevecen bir şekilde, Bilinçten Ben-Bilincine henüz geçem ediklerini gösterdiğini düşündüler. Bu filozoflar, görülem ez bir çizgi boyunca ve Ruh Alanı içinde, Antipodlara gözdağı vermeye çalışarak içselliğin (inwardness) kasaba-tellalları haline geldiler. Ancak, diğer filozoflar, Antipodların, KoXejAoq ve Aoyoç’un Batılı Yeryüzü bilincinde Platon’un ovoıa ’yı (Sea’ya asim ile etmesiyle kaybolan birliğinin takdire şayan kavrayışını sergilediklerini düşündüler. Bu filozoflar kümesinin görüşüne göre, Antipodların zihin nosyonunu kavrama yönündeki başarısızlıkları, onların Varlığa kapalılıklarını (closeness) ve yeryüzü düşüncesinin uzun zamandan beri yenik düşmüş olduğu günahlardan bağışıklıklarını gösteriyordu. Her ikisi de aynı ölçüde esnek fikirli olan bu iki görüş arasındaki mücadelede, tartışma sonuçsuz kal­ma eğilimindeydi. Antipodların kendileri de problemi değerlendirmek için okunması zorunlu arkaplan metinlerini – Platon’un Theaetetus’unu, Descartes’ın Meditations’ını, Hume’un Treatise {Deneme)’ini, Kant’ın Cıiticjue of Pure Reason (Saf Aklın Eleştirisi)’ ını, Hegel’in Phenomenology (Fenomenoloji)’sim , Stravvson’un lndividuals {Bireyler)’ını, vb – tercüme etmede fazlasıyla sıkıntı çektikleri için, pek yardımcı olamıyorlardı.

Sabit-fikirli filozoflar, her zaman olduğu gibi, tartışılması çok daha basit ve açık bir soru buldular. Onlar Antipodların bizzat kendileri hakkında ne düşündükleriyle ilgilenmiyorlardı; bunun yerine daha çok şu soruya odaklandılar: Antipodların gerçekten de zihinleri var mıdır? Sorunun kapsamını yapabildikleri ölçüde daralttılar: Onlar duyumlara gerçekten sahip midirler? Eğer, acı duyumuna sahip olup olmadıkları, sıcak sobaya dokunulduğunda uyarılan C-lifleri kadar açık hale gelmiş olsaydı, gerisinin kolay olacağı düşünülüyordu. Antipodların insanlar gibi sıcak sobaya, adale kramplarına, işkenceye karşı aynı davranış eğilimlerine sahip oldukları açıktı. Onlar C-liflerinin uyarılmasından nefret ediyorlardı. Fakat sabit fikirli filozoflar, kendilerine şunu sordular: Onların deneyimleri bizimkilerle aynı fenomenal nitelikleri ihtiva ediyor mu? C-liflerinin uyarılması acıya neden olur mu? Veya, acıyla aynı ölçüde korkunç başka bir şeyi mi hissediyorlar? Ya da, bu şeye his denemez mi? Bu filozoflar, uzun zaman önce, psikofizyologların insani özneleri fizyolojik olarak tanımlanabilir diğer çeşitli kortikal hallerin yanı sıra alfa-ritimlerini de rapor edecek şekilde yetiştirmiş olduklarını öğrenmiş oldukları için, Antipodların kendi sinir hallerinin çıkarıma dayanmayan kayıtlarını sunmalarına şaşırmıyorlardı. Fakat onlar şu soruyla kafalarının bir hayli karıştığını hissettiler: Birtakım fenomenal özellikler “al işte yine C-liflerim bir yeriniz yandığında, dayak yediğinizde ya da dişinizi çektirdiğinizde, tatsız şeyler olduğunu bilirsiniz. Kesinlikle korkunç bir şeydir” – diyen bir Antipod tarafından keşfedilen fenomenal nitelikler var mıdır ?

Sorunun yalnızca deneysel açıdan cevaplandııılabileceği öne sürüldü ve bu yüzden, nörologlarla birlikte, aralarından birinin [beyin] akımlarını, akımları iki beynin çeşitli alanları arasında bir ileri bir geri geçecek şekilde gönüllü bir Antipoda bağlamanın gerekli olduğunda anlaştılar. Bu yolla, aynı zamanda filozofların, Antipodların tersine çevrilmiş bir tayfa (inverted spectrum) ya da meseleyi karıştırabilecek başka bir şeye sahip bulunmadığını garanti altına almalarının mümkün hale geldiği düşünülmüştü. Bununla birlikte, deneyin ilgi çekici sonuçlar doğurmadığı ortaya çıktı. Sıkıntı yaratan güçlük, Antipodun konuşma merkezinin dünyalı beyninin C-liflerinden bir girdi aldığında, onun her zaman yalnızca kendi C-liflerinden bahsediyor olması, oysa dünyalının konuşma merkezi kontrol altındayken, onun her zaman yalnızca acıdan bahsediyor olmasıydı. Antipodların konuşma merkezine C-liflerinin ne hissettiği sorulduğunda, onun “his” nosyonuna tam olarak sahip olmadığı, fakat hiç kuşkusuz, C-liflerini uyaran korkunç şeylerin olduğu söylenmişti. Tersine çevrilmiş tayf ve diğer algısal niteliklerle ilgili sorular için de, aynı şey geçerliydi. Bir grafik üstündeki renklerin yüksek sesle okunması istendiği zaman, her iki konuşma merkezi de aynı düzende, bildik renk-adlarını saydı. Fakat Antipodların konuşma merkezi, aynı zamanda, grafik üstündeki her bir parçanın harekete geçirdiği çeşitli sinir demetlerini de (hangi görsel kortekse bağlanmış olduğunun bir önemi yoktu) okuyabiliyordu. Dünyalının konuşma merkezine, renklerin Antipodun görsel korteksine iletildiğinde neye benzediği sorulduğunda, onların her zaman nasıl görünüyorlarsa öyle göründükleri söylendi…*

*Rorty R. Felsefe ve Doğanın Aynası. Paradigma yay. 2006.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir