Epistemizm…

Önüme baktığımda gördüğüm şu kağıt bir sanrı olabilir. Bu durumda önüme baktığımda görüyormuş gibi olduğum kağıdın gerçekte orada bulunmadığını söylüyoruz. Ancak, kimi durumlarda sanrı görüyor olabilmemiz, bunların dışında kalan durumlarda sanrı olmayan algılar ediniyor olmamızı gerektirir. Çünkü sanrı-dışı algılar olmasaydı, sanrı diye bir şey olamazdı. Bir başka deyişle, bütün algı, şimdi “sanrı” adını verdiğimiz durumlar gibi olsaydı, bunlara sanrı diyemez, onları gerçek olarak değerlendirirdik. Böyle bir durumda dünya Tekbencilik (solipsism)’in betimlediği gibi olurdu. Sanrıların doğru algıdan ayırtedilebilir olması, Tekbenci savı olanaksız kılmasa da temelinden zayıflatıyor.

Eğer gördüğüm kağıt bir sanrı değilse, onu görüşüm (algılayışım, kavrayışım) olan anlıksal olgu, gördüğüm (algıladığım, kavradığım) şeyden ayırt edilmelidir. Kağıdı algılarken kavranılan şey dış ve nesnel, bağımsız bir nesneyken, onu kavrayışım, öznel ve anlıksal bir şeydir. Bilgi, kavranılan şeylere ilişkin olarak, kavrayışlardan oluşur.

Felsefe tarihinin en eski dönemlerinden bu yana birçok büyük filozof, ve onların esintisinde sürüklenen felsefeci kitleleri, kavrayış ile kavranılan şeyi birbirine karıştırmış, bunları birbirlerine yedirmiştir. Felsefe tarihi, dizgelerini, böyle bir karıştırma sonucunda, kavrayışı kavranılanla ya da kavranılanı kavrayışla örtüştüren ve böylece de birini öbüründe eritenlerle doludur. Bu büyük geleneğe “idealizm” adını veriyoruz. İdealizm ilk olarak İ.Ö. 5. yy’ın Güney İtalya’sında, kavrayışı kavranılanla örtüştürerek başlamıştır. Öznel zihinsel içerikleri dış nesnelliğe yansıtan bu tutuma Pythagorasçılar’ın ve Elealılar’ın temel uslamlamaları örnek gösterilebilir. Öncekiler “şeylerin düzeni sayılarla dile getirilebilir; sayılar olmadan bu düzeni kavrayamayız; demek ki her şey sayıdır.” gibi bir düşünce dizisine dayanırken sonrakiler de “Kavrayış (düşünce) ve kavranılan (düşünülen) aynı şeydir. Yok olanı düşünmek, bir hiçi düşünmek, yani hiçbir şey düşünmemek olduğuna göre, düşündüğüm (kavradığım) her şey varlık taşır.” gibi bir ussal temelden yola çıkarlar. İtalyan felsefesi doruğuna Atina’da, Platon’un Nesnel İdealizminde erişmiştir. Daha sonraki çağlardaysa, sürekli olarak gündemde kalan Platoncu idealist dizgeler dışta tutulursa, bu tür yaklaşımın ikinci bir yayılma dönemi yaşaması, 19. yy’da olanak bulmuştur.

Karıştırmayı bunun tam ters yönünde bir örtüşmeyle sonuçlandırma, yani kavranılan şeyi kavrayışta eritme tutumuna “Epistemizm” (Bilgiselcilik) adını veriyorum. Nesnel gerçekliği, değişen dozlarda öznel zihin içeriklerine bağlayan bu tutumun kurucusu Descartes, belki en tutarlı savunucusu da Berkeley’dir. Onun ünlü “Esse est percipi” uslamlaması açık bir biçimde epistemist örtüştürme (ya da karıştırma) üzerinde yapılanır. Bir başka deyişle Epistemizm Descartes ya da Kant’ta olduğu gibi Algısal Gerçekçilik ile karıştırılarak yumuşatılmış değilse, kendi arıtılmışlığı içinde en uçta Tekbencilik’i, ondan bir adım önceyse Öznel İdealizm’i verir. Dolayısıyla, sözü edilen karıştırma bir uçta Nesnel İdealizm’e, öbür uçta da Öznel İdealizm’e götürüyor; bir felsefi tutum olarak iki uç yorumunda da İdealist ontolojiyi içeriyor. Kökenlerini Hume ve Kant’tan alan Pozitivizm, 19. yy’dan başlayarak, Epistemizm’in en ateşli ve en uzun süreli savunucusu olmuştur. Ancak, tutarlı Pozitivizm’in baş sıkıntısı da, kendini yine Tekbencilik’ten koruma zorunluluğudur.*

*

Denkel, Arda. “Epistemizm,”Felsefe Tartışmaları, 1987, 1(58-75).

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir