Yaşamalısın…

Yaşamak be birader yaşamak. Yalansız ve sade bir biçimde yaşamak. Bir çocuk saflığında, bir aşık gibi yaşamak. Motora atlayıp mesela sevdiğin bi sahile çekmeli oturup bi yanda kaskın bi yanda kahven karşında deniz olmalı. Çalışmadan yaşamak önemli. Tüm zaman sana ve sevdiğin şeylere kalmalı. Sonra yollarda uzun uzun seyahat gerekli, yeni insanlarla tanışmak için. Her bir hayat için can atmalısın. Tecrübelerine tecrübe ve köklerini sağlamlaştırmalısın. Her saniye aleyhine işliyor kalk ve bir adım at. Bunlar hayal değil gerçek. Düşündüğün herşey gerçek. Gerçekler zaten hayal gücünün ürünü değilmiydi sahi…?

Her şey senin elinde ya bu köhne dünyada yaşayıp sıradan olursun, yada hayalinin peşinden giderek bir kuş misali süzülmelisin arzın merkezine doğru delice…

Not: uykusuz bir gece geçiriyorum şu an, devrik cümlelerim oluştuğu için özür dilerim…

Reklamlar

Jean Paul Sartre ve Varlık Kavramı

man s face greyscale picture
Photo by Pixabay on Pexels.com

Varolmak. Kendi varlığını hissetmek bu dünyada mümkün mü? Beş duyuyla kendimizi nasıl ispat edebiliriz kendimize? Yaşam ve Varlık aynı şey mi. Ve işin daha da genel sorusu biz bu dünyada niye ve neden varız…

Serseri gibi yaşamak veya milyonlara hükmederek yaşamak. Sonuçta varlar ve varlıklarının bilincinde hareket ediyorlar. Fakat misyonları tamamen farklı. Daha da derin soracak olursam benim evimdeki kedimden ne farkım var? Acaba kedimde bana kendi içinde soru soruyor mudur? Bu adam çok sigara içiyor belkide yakında ölecek böyle giderse peki bana kim mama verecek diye. Yada martılara simit atarken, bu insanlarda amma israfkar parayla aldığı simidi niye havaya atıyor diye?

Eminim Sartre de bu sorularla gününü yiyip bitirmiştir. Akşam kahvesini yudumlarken bir anda odasının köşesinde gezinen sivri sineğe bakarak kendisine komplo teorisi kurduğunu düşünmüştür. Veya yolda giderken bir alaca kuşun ona musallat olacağını, hemde durup dururken.

Neyse yazıya veda etmeden önce sizleri de düşünmeye davet ediyorum. Bizim bir vampir yarasadan veya hortumlu fillerden gerçekten ne farkımız var ???

Bir Jack London klasiği… Yaşamı yansıtan cümleler

Resimler ! Resimler ! Resimler ! işin aslını öğrenmezden önce hep merak ederdim, düşlerimi alt üst eden o binlerce resmin nereden geldiğini. Gündüzki gerçek yaşantım içinde bu resimlere benzeyen hiç bir şey görmemiştim çünkü. Çocukluğumun bitmez tükenmez bir işkence, düşlerimin sonsuz bir kabuslar dizisi olmasına yol açan bu imgeler, bir süre sonra diğer insanlardan ayrı, doğa dışı ve lanetlenmiş bir kişi olduğuma inandırdılar beni.

Mutluluğu yalnızca gündüzleri -o da belli bir ölçüde- tadabiliyordum. Gecelerimda korkunç bir korku hüküm sürüyordu hem de ne korku ! Dünyada yaşamış yaşayacak hiç bir insanın böylesine derin, böylesine anlaşılmaz bir korku duymadığından emin olduğumu söylersem durumumu abartmış sayılmam. Çünkü benim korkum çok uzak bir geçmişin korkusuydu. Genç Dünya’da, hem de Genç Dünya’nın en gençliğinde duyulan korku. Kısacası, benim korkum, Orta Pleistosen (ya da Dördüncü Çağ) olarak bilinen çağda yaşayanların çektikleri korkuydu.

Ne demek istiyorum, öyle mi ? Evet, düşlerimin özelliklerini ayrıntılı olarak anlatmaya başlamazdan önce bir açıklamanın gerekli olduğunu görüyorum. Yoksa, benim çok iyi bildiğim, anladığım bazı şeylerin sizin için hiç bir anlamı olamaz. Bu satırları yazarken, öteki dünyanın bütün varlıkları, bütün olayları, birbirini kesiksiz izleyen bir hayaller dizisi olarak geçiyor gözlerimin önünden; ancak, bütün bunların sizin için anlamsız, ipsiz-sapsız şeyler olacağını da pek iyi biliyorum.

Sarkık-Kulak’ın dostluğu, Tez-Ayak’ın sıcak çekiciliği, ya da Kızıl-Göz’ün korkunç tutkusu ve atavizmi örneğin. Ne anlamı var bunların sizin için? Öte yandan, Ateş-Adamları’nın ya da Ağaç-Adamları’nın yaşantısı, yarı-insan sürülerinin bir araya geldikleri zaman çıkardıkları acayip sesler de bir şey diyemez sizlere. Uçurum kenarlarındaki serin mağaraların huzurunu bilemezsiniz siz. Akşam oldu mu tam bir sirk havasına bürünen su içme yerlerinin canlılığını duyamazsınız. Sabah rüzgarının ağaç tepelerinde dolaşanlara nasıl çarptığını, ağzınızın içinde eriyen körpe ağaç kabuklarının tadını da bilemezsiniz…*

Jack london işte… bu yazara hayranım ve de Franz KAFKA’ya her ikisinede saygılarımla…

*Ademden Önce. London J. Bilgi yay. 1971.

Aslında herşey bir kıvılcımla başladı

warm coffee drink
Photo by Daria Obymaha on Pexels.com

Düşünmek özgürlüğün temelidir. Hayatın temeli ise yaşamak… Hayatın anlamını aramaya çalışmaktansa, hayata anlam katmaya çalışmak daha güzel. Sorgulayarak anlamı aramak şarttır ama anlam katarak sorgulamak bizi daha kısa yoldan tatmin eder yaşamı. Günü güzel yapan tek şey sizin etrafınızda dönen şeyleri farketmenizde yatar. Onları fark edip anlam katarsak yaşamın temeline varmış oluruz…

Aydınlanmanın Sınırları

green wooden chair on white surface

Toplumlar dinden biitiiniiyle vazgeçtiklerinde degil, artlk bilhassa onun tarafmdan uyanlmadıklannda sekülerleşir. 2011 tarihinde Britanya’da yapilan bir ankette, katilimcıların yiizde 61’i bir dine inanmadığını belirtirken, sadece yiizde 29’u kendini dindar olarak tanımlamıştır. Kastettikleri şey, muhtemelen, bir dinsel gruba dahil olmalarına rağmen, bu konuda özel bir şevke sahip olmadıklarıdır. Şakayla karışık söylendiği gibi, din gündelik yaşantmıza müdahil olmaya başladığı anda, ondan vazgeçmenin zamam gelmiştir. Bu açıdan alkolle belirgin bir benzerlik taşır. Bir diger sekülerleşme göstergesi, sadece kilise ayinlerine katılım oranının düşmesi ya da Katoliklerin gizemli bir şekilde çocuk sahibi olmamaları değil, dinsel inancın siyasal alanda hayati bir giindem olmaktan çıkmasıdır. Bu illa ki dinin biçimsel olarak özelleşmesi ve devletten ayrılması anlamına gelmez; fakat bunlar olmasa dahi, kamu mülkü olmaktan etkili şekilde çıkarılmış ve – evcil kemirgen beslemek ya da porselen koleksiyonu yapmak gibi – kamu hayatında giderek daha az yankısı olan bir tür kişisel ugraş olmaya dogru daralmıştır Max Weber, matemli bir ruh haliyle, modern çagda “nihai ve en yüce değerler kamusal yaşamdan ya mistik yaşamın aşkın alanına ya da doğrudan ve kişisel insan ilişkilerinin kardeşlik bağlarına dogru ricat etmiştir” der. Tanrı’nın krallığı adeta yerini Bloomsbury Grubu’na bırakmıştır.

Bu anlamda din, sembolik alan olarak adlandırılabilecek şeyin diger iki ana bileşeninin, sanat ve cinselliğin yörüngesini izler. Modern çağ ilerledikçe, onlar da kamu mülkiyetinden özel mülkiyete geçme eğilimi gosterir. Vaktiyle Tanrıyı metheden, bir hamiyi pohpohlayan, bir monarkı eğlendiren ya da kabilenin askeri kahramanhklarını kutlayan sanat, artık büyük ölçüde bireysel bir kendini ifade ediş meselesidir. Bir tavan arasına kapatılmış olmasa da, tipik haliyle, işini hanedanın, kilisenin, sarayın ya da kamusal meydanların hengamesi içinde icra etmez. Protestanlık da Tanrıyı, bireysel yaşamın en gizli kovuklannda bulur. Modernliğin yerleşiklik kazandığından, piskoposlar gibi sanatçıların asılması da beklenmedik bir olaya dönüştüğünde emin olabiliriz. Buna değecek kadar önemli değillerdir. 1688 sonrası ingiltere’de kilise ve devlet ayrılığı öylesine yapılanmıştı ki dinsel tartışmalar, büyük ölçüde, siyasal ithamlara maruz kalma ya da bireysel özgürlüğü yitirme korkusu olmaksızın yürütülebilirdi. Paris’te fitne kaynağı görülebilecek flkirler, Londra’da serbestçe dolanabiliyordu. Dinsel gerilimler, devletin temellerine bir tehdit arz etmezdi. Siar, pas de zele
[heyecan yokJ idi. Dinsel şüpheciler de vatan haini gibi davranmaya meyletmezdi. Toplumsal ve siyasal diizenin içine rahathkla yerleşip kurulan ingiliz Aydmlanmasının militanlıktan belirgin şekilde uzak karakteri bundandı.*

 

*Eaglton T. Tanrı’nın Ölümü ve Kültür Yordam Kitap. 2014.

Para Kazanmak ve Yaşamaya Çalışmak

    Malesef günümüz 21. yy’ında hayatta kalmak için çalışmak zorundayız. Bu zorundalık insanoğlu için hem tuhaf hemde elzemdir. Ama insanlar doğası gereği barınma beslenme ve üremek için enerjilerini ve zamanlarını harcayıp günümüze kadar geldiler buraya kadar herşey normal gibi, peki ya bundan sonra..?
     Günümüz insanı ise paraya muhtaç ve muhtaç olduğu kadar da para karşısında acizdir. Tüketim toplumu oluşturulan bu yapıda herkes ama herkes para kazanmak zorundadır ve zorunda olmaya da devam edecektir ta ki son nefesi verip gözlerini sonsuza yumana kadar. Sosyal hayatın, merakın ve rahatlığın getirmiş olduğu bu tüketimcilik insanları günden güne zehirlemekte ve bir o kadar da psikolojiyi zıvanadan çıkartmaktadır.
     Para kazanmak tabiki zorundayız, üretilen ürünleri ve ihtiyacımızı giderirken yaşamaya çalışmak ve en önemlisi aç kalmamak için ama ve fakat, bu kadar koşturmaya ve bu kadar yorulmaya ne gerek var. Sabahın 6’sında kalkıp günde ON saat çalışıp sonra eve gelip günümüzü öldürmeye… Haftada bir gün izin yapıp aydan aya para almanın ne önemi var. Yılda sadece ondört gün izin için saatlerce mesaide kalmaya  ne gerek var. Kimisi güneşin anlında kimisi güneşe hasret çalışıp, çalıştıran kişinin bu kadar para kazanmasına ne gerek var hemde yarının belli olmadığı şu yüzyılda.
      Para kazanmak veya kazanmamak işte bütün mesele bu…

Hepimizin Ortak Noktası… Çocuk kalmak…

Soğuk ve karanlık bir kış gecesi. Üç gün sonra Otuz yaşıma giriyorum yıl hesabı olarak tabi. Ama ruhum hala aynı hala aynı çocuksu yapıda ve ben o çocuğu hiç büyütemedim. Daha doğrusu büyütmek istemedim. Çünkü erken yaşlanmak hiç bana göre değildi. Asla aynaya bakmadım traş olmalarım haricinde. Hiç bir sorumluluk istemedim. Hiç bir kişiye emir vermedim ve asla takıntılarım olmadı olumsuz anlamda. Ama hiç bir zamanda ciddi olamadım. Ciddiyet bana göre değildi. Ciddiyeti sadece ölümlerde gördüm. Ölümlerde ciddi oldum ve o zamanlar çocuksu yanımı bir kenara bıraktım. Özellikle sevdiğim kişileri toprağa dikerken. Çünkü diktim onları bir zeytin fidanı gibi, büyüyüp bana huzuru vereceklerini biliyordum bu hayatta.

Asla adam olmadım, olamadım ve olmayacağımda. Çünkü hayat adam olmakla geçmez bunu öğrendim çok önceleri. Hayat sorumluluk alarak geçmez ve fakat, hayatın acı gerçekleri karşısında çocuk olmanız gerekir.

Üç gün sonra tam otuz yılı arkamda bırakıyorum yeni bir yıla girerken. Çoğu zaman düşünüyorum ve insanları anlamakta zorlanıyorum. Zorlanıyorum çünkü onlar içlerindeki çocuğu erken yaşta öldürüp adam olmaya kalkmışlar pişmeden ve olgunlaşmadan. Hayatın tadını alamadan tat katmaya çalışıyorlar kendilerince, hatta bununlada yetinmeyip zorla başkalarınada tattırmak istiyorlar sebebsizce. Sonrada beğenmeyince düşüncesiz oluyoruz çocuk halimizle…

Neyse lafı uzatmadan bir otuz yılı geride bırakarak şunları söylemek istiyorum sakın ha sakın başkalarına kanarak içinizdeki çocuğu öldürmeyin yoksa hayatın size getireceklerinden çok, kat be kat götürecekleri olur.

içinizdeki çocuğa iyi bakmanız dileklerimle…

Bir şizofrenik’in zevk anıları…

Tam olarak sıradan bir günün sıradan bir saatinde koltuktan kalkıp mutfağa bira almaya giderken oldu. Şimşek gibi çakan bir baş ağrısı ve sonunda yerin aniden kayıp harflerin ve kelimelerin kucağına düşmem…

Aslında ben, benliklerin arasında ve kimliklerin içinde boğuşuyordum. Kendi kimliğimi bulmam için ilk önce diğer kimlikleri silmem lazımdı. Içimdeki sanrılar o kadar yoğun ve acımasızdı ki hepsine teker teker bulaşıyordum. Hepsi de suçu kendi üstüne alıp bir başkasının üzerine yaftalıyordu. Bu kadar çaba niyeydi ve neden kendi özüme dönemiyordum. Beni bu kadar yoran, insafsızca yargılayan, yalan söyleyen ve kahkaha atan benler neden içiçeydi. Efsaneler içinde dönüp dolanırken kimlikler, duvardan duvara çarpıyordu kendi kendine….

Devamı yakında…

Hayattan Nasıl Zevk Alınır ?

Aslında hayattan zevk almanın bir çok yolu var. Ve bu yollardan birisi de kimseyi umursamamak ve başkalarının söylediklerini düşünmemek. Siz bir konuda başlangıç yapıp cesaretli olursanız eminim ki gerisi gelecektir…

Her zaman ki sabah ayini…

Herkese merhaba burgaz sabahından. Bugün yine bulutlu ve yozlaşmış ama aynı zamanda ümit içeren sabahlardan birisi. Aslında bana göre yine aynı değişen pek bişey yok. Bir tek caddenin diğer tarafında kedi çöple oynuyor o kadar, arabaların park hali bile değişmemiş bir haftadan beri. Bazende çöpçüler geçiyor süpürgeleri bir o yana bir bu yana savurarak, belkide herkesin görünümeyen düşünceleri vardır da ben görmuyorumdur süpürülen. Akşamdan kalma kirli, puslu ve saplantılı düşünceler. Sabaha çıkmış çıkmasına ama yine birileri tarafından yok edilmeye mahkumlar. Neyse hız kesmeden kahve suyunu koyup yine her zaman ki instant kahvemden yudumluyorum aynı köşemden, pencereden dışarı bakarak. Sonra aklıma geliyor gülüyorum kendi kendime, ardından bir sigara yakıp keyfime devam ediyorum…