Yaşama, Oluş, Yaratma, Güç istenci

Goethe bir söyleşisinde şöyle demişti: “Filozoflar bize kendi yaşama biçimlerinden çıkmamış olan hiçbir şey sunamazlar. “Bu sözlerin tüm filozoflar için geçerli olup olmadığı tartışılabilir; ama bize, filozofların yaşamları ile felsefeleri arasında bir ilişki kurmamız gerektiğini hatırlatır. Özellikle Nietzsche söz konusu olduğunda, Goethe’nin sözleri tam bir geçerlik kazanır. Öyle ki ben, bir yandan hastalıklarıyla sürekli boğuşan, acılar, ıstıraplar çeken, öbür yandan karmaşık ve kuvvetli içgüdülerinin çatışkılarını aynı hastalıklı bünyede sürekli hisseden, bir diğer yandan da bu acı, ıstırap ve çatışkıların yarattığı karmaşa, gerilim ve gerginliği sürekli yaşayan bir canlı varlık olarak Nietzsche’yi düşünmeden, filozof Nietzsche’ye geçilemeyeceği kanısındayım. O, gücü, güçsüzlüğü, gerilimi, gerginliği, kaosu, durmak nedir bilmeyen bio psişik dalgalanmayı, belki de, bize eserler bırakmış olan, kendilerini eserlerinden tanıdığımız yaratıcı insanların hiçbirinin duymadığı, yaşamadığı bir yoğunlukla duymuş ve yaşamıştır. Onun felsefesinin kaynağının, çıkış noktasının ve modelinin kendi bedensel/fizyolojik/psişik deneyimleri olduğunu söylemek bir abartma olmaz. Kendi bedeninde ve psişik yaşamında kaosu, sürekli değişimi ve çatışmayı yaşamış olan Nietzsche’nin, akılsal yoldan kavranılabilir olan bir düzenli dünya, bir kozmos fikrini benimsemesi beklenemezdi. Karmaşayı yaşayan Nietzsche’nin dünyayı akılsal yoldan kavrama girişimlerini birer basitleştirme sayması, felsefi sistemler kurmayı yaşamanın zenginliğini yoksullaştırma, onu dar elbiseler içine tıkıştırma olarak görmesi kaçınılmazdı.’ Onun felsefesi rasyonel bir konstrüksiyon değil, ancak kendi yaşantılarından hareketle geliştirdiği bir dünya betimlemesi olabilirdi. Nietzsche’nin felsefesi, herşeyden önce, Nietzsche’nin yaşantılarına dayanmış olması anlamında bir yaşama felsefesidir; yani yaşayarak gerçekleştirilmiş, bedensel/ fizyolojik/ psişik deneyimlerden hareketle ortaya konulmuş, düşüncelerin yaşantılardan çekip çıkarılmış olduğu bir felsefedir. Ne var ki, bu görünümüyle Nietzsche’nin felsefesine öznelci bir felsefe olarak bakmak da yanıltıcı olabilir. Çünkü Nietzsche, kaynağını kendi yaşantılarında bulan felsefesini, bize aynı zamanda doğa, toplum ve insan üzerine geliştirilmiş bir nesnelci söylem içinde de sunar. Ama bu bir tutarsızlık değildir. Çünkü Nietzsche için klasik özne-nesne ayırımı, filozoflarca felsefeye sokulmuş bir yapıntıdan (fiksiyon) başka bir şey değildir. O, özne-nesne ayırımını baştan yadsıyarak, felsefesini öznelci veya nesnelci olarak yorumlamamıza izin vermek istemez.

O halde yaşama nedir? Nietzsche yaşama terimini kullandığı her durumda, bir karmaşadan ibaret saydığı, bitimsiz, değişken, sürekli etki halinde olan bir şey olarak oluşu kasteder. Nietzsche, oluş (Werden) kavramını, çoğu yerde Sokrates öncesi filozofların physis’den anladıkları şeyi belirtmekte kullanır. Nietzsche’ye göre, Sokrates’ten sonraki felsefenin temel eğilimi, oluşun ardında kalıcı, değişmeyen bir varlık dünyası, bir töz aramak olmuştur ki, bu tamamen bir düşünsel yanılsamanın sonucudur. Sokrates sonrası felsefe, akıl ve düşünme yoluyla, oluşun ardındaki bu varlık veya tözün tam ve upuygun (adequat) bilgisi anlamında “hakikat” e ulaşılacağını sanmıştır. Nietzsche için “varlık”, “töz”, “hakikat” kavramları birer uydurmadır. Sokrates sonrası felsefe, bedenin bir fizyolojik fonksiyonu olarak akıl ve düşünmeyi, onların birer fonksiyon olduğunu unutarak özerkleştirmiştir. Özne-nesne ayırımının temelinde de aklın ve düşünmenin bu şekilde özerkleştirilmesi yatar. Akıl ve düşünmeye bir kez böyle sahte bir özerklik bahşedildikten sonra, aynı akıl ve düşünme, kendisinden ürettiği “varlık”, “nesne”, “nedensellik”, “erek”, “amaç”, “tanrı”, v.d. kavramlara kendini tutsak ettiğinin farkına bile varamamıştır. Nietzsche’nin Sokrates’ten sonraki hemen tüm felsefe geleneği karşısındaki olumsuz tavrı da burada açıklık kazanır. Nietzsche’ye göre felsefe, Sokrates’le birlikte, akla ve düşünmeye bahşedilen bu sahte özerklik sayesinde ve büyük ölçüde idealist bir çizgide olmak üzere, bir ontolojiler, metafizikler, teolojiler, epistemolojiler, etikler bolluğuna gömülmüştür. Oysa, esas ve biricik olan, sadece ve sadece oluştur. Akıl ve düşünme, fizyolojik birer fonksiyon olarak kavrayıcı ve bilişsel (cognitiv) bir nitelik taşımazlar; onlar ancak oluşu adlandırma aracı olabilirler. Düşünmenin yapabileceği tek şey, oluşu, bir fizyolojik/ psikolojik süreç olarak görmek ve onaylamaktır, onun yaşamadan ibaret olduğunu tasdik etmektir.

Nietzsche’nin felsefesine, işte bu anlamda, yani oluşa işaret etme, onu onaylama anlamında bir oluş felsefesi ve aynı anlama gelmek üzere bir yaşama felsefesi denilebilir. Nietzsche’nin oluş ve yaşama kavramlarının anlaşılması için, Sokrates öncesi felsefenin iki kavramına başvurmak uygun olur: Hyle ve apeiron. Thales, Anaksimandros ve Anaksimenes, ilk maddeyi (hyle) canlı sayıyorlardı (hylozoizm). Ayrıca Anaksimandros ilk maddenin belirsiz (apeiron) olduğunu söylemişti. Bu filozoflara göre, dünya, bu ilk maddenin bir açılımı olarak, canlı bir dünyaydı. Oluş dediğimiz şey de, ilk maddenin bu açılımından başka birşey değildi. Onlar bu ilk maddeyi açılıma zorlayan şey üzerinde de düşünmüşlerdi. Nietzsche de oluşu canlı ilk maddenin bîr açılımı olarak gösterir, ilk maddeyi açılıma sokan, getiren ise yaratma ve güç istencidir. Bizim yaşama ve oluş dediğim şey, canlı dünyayı yapan, ona sürekli bir hareket ve değişme olarak görünümünü veren bu yaratma ve güç istencidir. Bu anlamda yaşama ve oluş, aynı zamanda bir varolma ve hâkim olma içgüdüsü olarak güç istencinin bir görünümü veya kendisidir. Öyle ki, Nietzsche’de “yaşama”, “yaratma”, “oluş”, “güç istenci” terimleri büyük ölçüde eşanlamlı terimler olurlar. Onlar bir ve aynı şeyin değişik ifadeleridir ve zaten Nietzsche de, çoğu yerde bu terimleri birbiri yerine kullanır. Örneğin “oluş, sürekli bir yaratmadır”, “nerede yaşama gördüysem, orada güç istencini buldum” gibi. Oluşa yol açan veya kendini oluş halinde gösteren içgüdü olarak güç istenci, zaten yaşamanın kendisidir. Ancak yaşamayı, büyük ölçüde eşanlamlıları olan yaratma, oluş, güç istenci terimlerine göre tanımlamanın açıklayıa, bilgi verici olmaktan çok totolojik kalacağı açıktır. Ama burada yaşama teriminin geçtiği her durumda diğerlerinin anımsanması gerektiğini görebiliriz. O halde yaşama hakkında totolojik olmayan bir niteleme nasıl yapılabilir ? Yaşama Nietzsche’de, nedensiz, ereksiz, sonuçsuz bir akıştır; bir organik/ fizyolojik süreçtir; bir gerilimdir, azalan ve çoğalan kuvvetlerin birbirleri içine geçmiş bir hareketidir. Kuvvetlerin, güçlerin her an yenilenen bir doğuş ve batış sürecidir; bir güçler karmaşası ve güçler savaşıdır; bir yeniden-yapılanma ve dekadanztır ve tüm bunların birlikteliğidir. Ve tam da bu anlamda, yaşama bir sürekli tekrardır, karşıtların oyunudur; Nietzsche’nin sık sık kullandığı bir ifadeyle, “kendini yaratan ve yok eden Dionysian bir dünyadır”. Yaratıcı ve yıkıcı güçlerin sentezi olan bu dünya, trajik bir dünyadır. Dolayısıyla oluşun, yaşamanın her bir evresi, yeni bir yaratma ve yeni bir perspektif demektir. Yaşama sürekli bir yükseliş-alçalış, yaratma-yıkma, kendini-aşma-dekadanz sürecidir.*

*Özlem, Doğan (1993). “Nietzsche Üzerine.” Felsefe Tartışmaları (14. Kitap): 55-60.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir